27.8.12

Bu YAZ mı? Nereden başlamalı?

Yazı yazmaya o kadar uzun süre ara verince insan nereden başlayacağına bir türlü karar veremiyor. Deminden beri ekran, ben ve klavye birbirimize öyle bakışıp duruyoruz. Böyle bakışarak olmayacak ben en iyisi mi bıraktığım yerden ele alayım hikayemi.

Sanırım AGS Nakliye firmasına 15 Mayıs 2012'de Nairobi'deki eşyalarımızı  teslim ettiğimiz tarihe kadar geri gitmem gerekecek. 

Evet, 15 Mayıs'da eşyalarımızı teslim eder etmez, bavullarımıza sıkıştırabildiğimiz miktar eşyamızla Kenya'dan ayrılıp, eşimin o dönemde hasta olan annesini ziyaret amaçlı Fransa'nın yolunu tuttuk. Ona sürpriz yapmak istemiş ve Fransa'ya geliş tarihimizi söylememiştik. St. Malo'ya vardığımızda Brigitte ile Yves babanın aylardır ertelediği Paris seyahatinde olduklarını öğrendiğimizde hayli şaşırmış ve çok sevinmiştik. Demek ki kendinde seyahate çıkabilme gücünü bulabilmişti. Bizim geldiğimizi öğrenir öğrenmez seyahatlerini yarıda kesip St. Malo'ya döndüler. Brigitte anneyi beklediğimizden iyi durumda görmek bizi hayli mutlu etti. 1 haftalık Fransa kaçamağından sonra Etiyopya'da işler bizi bekler deyip yola koyulduk.
Her Fransa tatilimizin son günü, yol çıkmadan önce Brigitte annenin evine uğrayıp ona ve Yves babaya veda ettik. Brigitte bizi evinin merdivenlerinde her zaman ki güler yüzüyle, "Yaza görüşmek üzere çocuklar" diyerek uğurladı.

1 ayı geçkin bir süre valizlerimiz ve biz Addis Hilton'da ikamet ettik. Bu süre içinde Etiyopya'nın ağır bürokrasisiyle tanışıp, adeta yel değirmenlerine karşı savaş verdik. Kenya'da yaşarken muhtalif seferler Etiyopya'nın değişik yerlerini gezmiş ve bu gezilerimizi blogumda yazmıştım. Bir ülkeyi turist olarak gezmekle orada yaşamak çok farklı şeyler.   Bu sefer de şehrin sakini gözlüklerimizi takıp daldık Addis Ababa'nın günlük hayatına ve gördük anyayı konyayı.

Bu dönemde Fransız ve Türk Konsoloslukları'na kayıtlarımızı yaptırdık.

Uluslararası ehliyetle her ülkede araba kullanılabilmesine rağmen Etiyopya'da sadece lokal ehliyet geçerli. Bu durumda birer Etiyopya ehliyeti edinmemiz gerekiyordu. Gerçi yazması kadar kolay olmadı lokal ehliyetlerimize kavuşmak. Addis'in altını üstüne getirdik hangi otoritenin yabancılara ehliyet verdiğini öğrenene kadar. Onlar bilmiyorlar ki biz bilelim. Bu tür bürodakilerle Amharca konuşmak zaruri, Latin harfleri de hak getire. Eğer Amhar Alfabesini bilmiyorsanız hapı yuttunuz. Bu durumda bir Fanta'nızın olması gerekiyor. Etiyopya sıcak ve bu sıcakta deli danalar gibi dolaşınca dilimiz damağımıza yapıştı ve soğuk bir Fanta içtiğimizi sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Fanta bizim yardımcımızın adı.  Sağolsun, bize çok yardımcı oldu. O nereye sürüklendiyse biz de onu takip ettik. Nihayet doğru binaya ulaştık ama doğru ofisi bulmak için de hayli devindik. Ofisi bulunca, o ofisdeki hangi masa sorumlu bu işten, biraz da ona vakit harcadık. Herkes birbirinin suratına aval aval bakıyor, cevap verene kadar salise, saniye hatta bazen dakikalar geçiyordu. Neyse Allahtan Afrika'nın ritmine alışığız da bize pek zul gelmedi. Ofisi ve sorumlu kişiyi bulunca işler tıkır tıkır yürüdü. Bugün git yarın gel demelerini bekledim ama beni yanılttılar. Sevinçle ehliyetleri kapıp, zafer edasıyla bir çıkışımız var ofisten, görülmeye değer.

Bürokrasiye karşı ikinci savaşımız oturma iznimizi alırken gerçekleşti. Neyse bürokratik işlemler bizim dışımızda halledildiği için o ofis senin bu ofis benim dolaşmamıza gerek kalmadı. Çalışma izni çıkınca eşimin oturma izni kolayca çıkıverdi. Benim iki pasaportumun olması biraz Etiyopyalıların kafasını, dolayısıyla da olayı karıştırdı. Gerçi gördüğüm kadarıyla onların kafa herdaim karışık, ekstradan olaya dahil olup da karıştırmamıza hiç gerek yok. Ülkeye Türk pasaportumla girdiğim ve giriş damgası o pasaportumda olduğu için turistik vizemin bitiş tarihinden önce ülkeden çıkıp Fransız pasaportumla tekrar giriş yapmama karar verdiler. Ayol, veriver oturma iznimi Türk pasaportuma, olsun bitsin işte. Kafaları bir kere karıştı ya, Nuh dedi Peygamber demediler. Son güne kadar bekledik. Neredeyse Cibuti'ye Kızıldeniz'de serinlemeye gidiyorduk ki Türk pasaportuma oturma izni vermeyi lütfedip kabul ettiler de biz de ülkeden çıkmak zorunda kalmadık. Yuppi! Çalışma ve oturma izinleri de cepte.

Addis Ababa'da yaz başı kaldığımız 1 ayı aşkın sürede 40'a yakın ev gezdik. Bazı evler çok küçük, bazıları çok büyük. Büyük evlerin bir avuç içi toprak ve yeşillikten oluşan bahçeleri, bahçeleri kabul edilebilir boyuttakilerin inşaat kaliteleri felaket. Yani ne siz sorun ne ben anlatayım durumları söz konusu.  Nihayetinde gönlümüzdekine yakın evsafta bir ev bulabildik. Her kadı kızının bir kusuru olduğu gibi bunun da kusuru içinde kiracı olması ve evi devralmamızın ancak 15 Ağustos tarihinde mümkün olmasıydı. Eh, ilk görüşte aşk olarak nitelendirilebilecek bu ev için yaz tatilimizi önceye çekmeye karar verdik. Ancak başka bir sorun daha vardı halldilmesi gereken. 15 Mayıs'da Nairobi'den yola çıkan, Kenya'nın kıyı şehri Mombasa'dan gemiyle Hint Okyanusu'ndaki Fransız adası Reunion'a uğrayıp, ardından da Cibuti'ye, oradan da kara yoluyla Addis'e maksimum 1,5 ayda varacağı söylenen eşyalarımızın biz tatildeyken depoda tutulması gerekiyordu. Addis'deki aracı nakliye firmasıyla konuştuk ve bu konuyu da tatlıya bağladık. Tam Fransa'ya gidiş tarihimize karar veriyorduk ki acı haberi aldık. Bir süredir hastanede tedavi altında olan eşimin annesini 24 Haziran 2012 Pazar sabahı kaybetmiştik. Daha 1 ay önce bizi Etiyopya'ya uğurlarken evinin merdivenlerinde bize el sallamış, yaza görüşmek üzere sözleşmiştik. İnsan bu tür üzücü olayların başkalarının başına geleceğini, kendine teyet geçeceğini farz ederek yaşıyor. Gerçeklerle karşılaşınca da karmakarışık duygularla başbaşa kalıveriyor savunmasızca. Hemen yola düştük Fransa'ya doğru. 26 Mayıs akşamı St.Malo'ya vasıl olduk. O öğleden sonra sevenleri Brigitte ile vedalaştılar. Makjajı, saçı başı yapılmış, en güzel kıyafetleriyle tabutun içinden eminim ki her zamanki pozitif enerjisini etrafa saçıyordu Brigitte. Bu seremoniye yetişemememiz iyi de oldu, zira Yves annesini en son olarak 1 ay önce kanlı canlı evinin merdivenlerinde bize el sallarken hatırlamak istedi. Bence de haklı. O törene ben dayanabilir miydim? Bilemiyorum.  Ertesi sabah çiçeklerle bezenmiş cenaze arabası önde bizler arkasında, konvoy olarak Rennes yakınlarındaki krematoryuma doğru yola çıktık. Annenin vasiyeti yakılmaktı. Bize de bunu yerine getirmek düştü. Krematoryumun bir salonunda bizi bir süre bu sefer kapağı kapalı tabutla başbaşa bıraktılar. Tabutun arkasında doğa fotoğraflarından oluşan bir dia gösterisi ve fonda asansör müziği diye tanımlayabileceğim bir müzik. Yaklaşık 10 dakika sonunda tabutun önünden teker teker geçip Brigitte ile vedalaştık. Ardından bizi bekleme salonuna aldılar. Salonun köşesindeki ekranda tabutun bir metal kol vasıtasıyla  ağzından ateş püsküren bir canavarı andıran ocağa itilmesini ve canavarın ağzının kapanmasını izledik. 2 saat süren kremasyon işlemi sonunda elimizde üzerindeki pirinç plakada "Brigitte Letaconnoux" yazan bir kapaklı vazo (urn) ile kalıverdik. Brigitte artık boyut değiştirmişti. Öğleden sonra Yves'in babasının mezarına vazo yerleştirilene kadar boyut değiştirmiş Brigitte bizimleydi. Ben ilk defa kremasyon seremonisine katılıyordum, benim için bu bir ilkti ve yaşananları hazmetmekte hayli güçlük çekiyordum. Aslında bu işleme benim kadar uzak olmayan diğer aile bireyleriyle konuştuğumda onların da benimle aynı hisleri paylaştıklarını, yaşananları hazmetmekte zorluk çektiklerini duymam beni biraz rahatlattı.

İşte hayat bu kadar basitti aslında. Ne için debeleniyoruz ki? Demiyorum geleceğe bakmıyalım, geleceğe yatırım yapmayalım, bakalım tabi ki ama geleceğe bakarken anı ıskalamıyalım. Bir çoğumuz aynı hataya düşüyoruz. Bir çok şeyi yarına erteliyoruz. Belki de yarın yok, hiç olmayacak. Haydi ne duruyoruz o zaman?.

İşte bizim bu yaz tatilimiz böyle hüzünlü başladı. Uzun bir süre inanamadık anneyi yitirdiğimize. Evine her gittiğimizde onun o neşeli sesinin yankılarını aradık odalarda. Mutfaktan yine eli kolu dolu çıkacakmış gibi geldi, ama nafile. Yine hüznümüzü içimize gömüp döndük evimize. Kenya'ya bizi ziyarete gelemediği için hayıflandık. İstanbul'a biri turistik, diğeri de bizim düğünümüze geldiği için, o güzel anıları birlikte paylaştığımız için bir nebze de olsa avunduk ve avunuyoruz.


Seni asla unutmayacağız.

Her zaman kalbimizde yaşayacaksın Brigitte! 

Bu yazı aslında bitmedi ama bu satırları yazarken ben tükendim. Dolayısıyla bir sonraki yazımda tatil diyebilirsek eğer yaz tatilimiz, Etiyopya, bürokrasi gibi konulara devam edeceğim.

Sevgiler Addis Ababa'dan...   

4 yorum:

Asis dedi ki...

Figencim sizinde başınız sağolsun,sabır diliyorum.Huzur içinde uyusun.Sevgilerimle..

Buket dedi ki...

Sevgili Figen,
Yazdıklarını okumak tanımasam bile benim açımdan çok zor oldu. Seni düşündükçe, son görüşmenizdeki yeniden görüşme temennisi , el sallaması...çok acı. bir bu kadar da anlamsız hayat..başınız sağolsun ne diyebilirim ki.. seni de özlemiştik, tekrar hoşgeldin..

figoltx dedi ki...

Asis'ciğim çok teşekkürler. Sizin de tekrar başınız sağolsun! Sevgiler...

figoltx dedi ki...

Buket'ciğim, yazmak, hele bir de bu yazdıklarımı yaşamak hayli zordu. Sevgiler...