7.12.08

Zanzibar (2)

Hurumzi'de ögle yemegimizi yedikten sonra, Unesco tarafindan 1985 yilinda Dünya Miraslari Listesi 'ne katilan Stone Town turumuza devam ediyoruz. Esime "Simdiye kadar Unesco'nun belirledigi bir kaç Dünya Mirasi'ni görmek kismet oldu bize. Bundan sonraki seyahatlerimize bu listeyi elimize alip karar versek, ne dersin?" diyorum. O da "Hepsini görmeye ömrümüz vefa etmez ama, iyi fikir, deneyelim!" diyor. Yürürken gözümüze yol kenarina tezgahini kurmus bir ressam hünerini tuvaline döktürken takiliyor. Trafiğin soldan aktığı caddelerin yoğun tozla kaplı iki yanında bir yığın baraka. Bisikletli sayısı inanılmaz, kat kat yumurta paketi taşıyanlar bile var içlerinde. Yasli esnaf dükkanda oturmus gelen geçeni seyrediyor. Dükkanin hemen girisine asilmis Barack Obama'nin resminin basilmis oldugu örtü gözüme ilisiyor. Demek ki sadece Kenyalilar degil, Afrikalilarin çogu Obama'nin basarisindan dolayi gurur duyuyor. Yasli amcadan fotograf çekmek için izin istiyorum. Tabi ki kabul ediyor. Burada insanlar sakin, burada insanlar güler yüzlü. Turizmin onlar için önemini bildiklerinden mi, yoksa kültürlerinin bir uzantisi mi bu durum bilemiyorum. Ama her neyse ne, biz kendimizi evimizde hissediyoruz ya bizim için önemli olan da bu. Yolumuzun üzerindeki bir turizm acentasina ugrayip yarinki "Spice Tour" / "Baharat Tur"umuzu ayarliyoruz. Baharat turu buraya kadar gelip de yapilmazsa olmazlardan. Yolumuza devam ediyoruz. Eski suratlı daladalalarin (minibüslerin) içi tıklım tıklım. Hava yavas yavas kararmaya basliyor. Sagli sollu yol kenarina siralanmis seyyar saticilarin her çesit ivir zivirla dolu tezgahlari aksama hazirlik yapiyor. Gün batiminin son demlerini seyrederken buz gibi Klimanjaro biralarımızı yudumlamak ve gün batimini fotograf karelerimizde ölümsüzlestirmek üzere limanin yakinindaki Queen müzik grubunun unutulmaz solisti, Zanzibar dogumlu, asil adiyla Faruk Bulsara, bizim bildigimiz adiyla Freddie Mercury'nin adini tasiyan barda yerimizi aliyoruz.

Ertesi sabah - Baharat Turu:

Hindistancevizleri, papayalar, mangolar, mangrovlar ve banyanlarla gölgelenmiş bir yoldayız. Evlerin çoğu saz damlı, toprak duvarlı, bazıları kerpiçten, çatıları da teneke ya da eternit kaplı ama çogunun kapisi hayli satafatli. Şaşılacak bir biçimde süslü kapıların önünde çocuklar, ihtiyarlar. Kambur öküzler ağır ağır çekiyor çalı çırpı yüklü, iki tekerlekli arabaları. Bir bisikletli albenili kumaşları selesine sopalarla bayrak gibi tutturmuş gidiyor. Selesinde iki devasa balik tasiyan diger bir bisikletli dikkatimizi çekiyor. Arabayi durdurup iniyoruz. Fotograf çekmek için izin istiyoruz, ama nafile. Olsun, biz de bisikletin sahibi olmadan biz, baliklar ve bisiklet kompozisyonlu hatira fotograflarimizi çektiriyoruz, ardindan da ödememizi yapiyoruz tabi ki. Tahta karoserli, iki yanı açık otobüsler geçiyor yanımızdan. Baharat Turu yapacagimiz ormanlik arazi Stone Town'un kuzeyinde. 19.yy'da dünyanin en büyük karanfil üretimine sahip olan Zanzibar simdilerde üretimde birinciligi yakalayamasa da ihraç ettigi ürünler arasinda karanfil ilk sirada. Karanfil disinda üretimleri vanilya, tarçin, limon otu, kakule, küçük hindistancevizi ve daha bir çoklari. Ormana ulasmadan önce yoldan Baharat Turu rehberimiz Bura'yi aliyoruz. Bura diger adalilar gibi çok güler yüzlü. Ormana Bura'nin önderliginde daliyoruz. Ilk is Bura bizi zorlu bir sinava tabi tutuyor. Agaçlardan kopardigi parçalari bize koklatip, hangi baharat oldugunu bulmamizi istiyor. Sanirim gezimizin sonunda sinifi geçiyoruz. Hepsini bilmemize olanak yok, zira birçogu bizim Tük mutfagimizda kullanilmiyor. Agaçlardan koparilan tüm baharat parçalarini muz agacindan orada el maharetiyle yaptiklari çantamizin içinde toplayip ilerliyoruz. Ormanda yasayan yerli bir kadin çarpiyor gözüme, hayli yaslica, bekli de yasli degil ama hayat kosullari onu hizli yaslandirmis. Kucaginda bir bebek tasiyor. Uzaktan fotograf makinami gösteriyorum fotografini çekmek için. Kafasini onaylarcasina salliyor. Ben deklensöre basarken o bana yaklasiyor ve bir seyler söylüyor, ancak Swahilicem o kadar ileri degil, anlamiyorum. Bura yardimima kosuyor. Meger çektigim fotograflari görmek istiyormus. Gösteriyorum, "Asante sana" / "Tesekkür ederim" diyorum ve yürümeye devam ediyorum. Baharat Tur'u sirasinda o civarda yasayan çukulata tadinda çocuklarla karsilasiyoruz. Kucaginda minik kardesiyle bir abla gayet ciddi bir sekilde bana poz veriyor. Cocuklar ilk basta yadirgiyorlar bir mzungu'nun (beyaz insan) elinde kocaman bir fotograf makinasiyla onlarin fotograflarini çekmesini. Ancak, ardindan çektigim fotograflari görünce çocuklardan sevinç çigliklari yükseliyor. Ormanda ayrica tropik meyvelerin de nasil yetistigini, vs tüm bilgileri alip, baharat paketlerinden de satin alip turun en son kismi tropik meyvelerden tatma ve baharatlarla yapilmis çayimizi yudumlama kismina geçiyoruz. Degisik lezzetleri tadarken Bura hayallerinden bahsediyor bize. Ingilizcesi çok güzel, kendi kendine kitaplardan Fransizca'yi da sökmüs. Benden hatta bir kaç Türkçe kelime bile ögreniyor. Mesela karanfil Swahilice karafu demek. Benden Türkçesini ögrendikten sonra ne Ingilizcesini ne de Fransizcasini kullaniyor artik, sadece Türkçesini. Bura 23 yasinda maddi olanaksizliklardan dolayi liseden sonra okuyamamis. En büyük hayali egitimine devam etmek, insaat mühendisi olmak ve Ingiltere'ye kapagi atmak. Tahsilimi tamamlamadan gidersem sadece bulasik yikiyabilirim, ama egitimli gidersem is imkani dogar bana da diyor. O da gözünde Barack Obama'yi idollestirmis. O yaparsa ben de yaparim diyor.



Neden olmasin?


Karanfil


Ananasin böyle yetistigini bilmiyordum. Meyve toplandiktan sonra ayni bitki 6 ayda ancak yeni meyvesini yenecek hale getirebiliyor.



Kirmizi, yesil veya kirmizi biber. Ne zaman topladigina ve uygulanan isleme göre degisiyor...


Fredie Mercury meyvesi. Bu adi vermelerinin nedeni bu meyvenin feminen olmasi ve hanimlar tarafindan ruj olarak kullanilmasi.


Rehberimiz Bura Mercury meyvesini savas boyalari olarak suratina sürdükten sonra...


Bura ve çevrede yasayan çocuklar...










Spice Tour sirasinda bana modellik eden tüm yerli halka tesekkürler...

Zanzibar (1)

Dünyanin belki de en sicak, en samimi, en yoksul ama en güler yüzlü insanlarinin ülkesi Tanzanya'dayiz yine. Esimin Daüsselam'da iki günlük toplantisi akabinde bu sefer Tanzanya'nin adasi Zanzibar'a geçmeye karar verdik. Zanzibar'a feribot veya uçakla geçilebiliyor, ancak havaalanina gidis yolunda zaman kaybedecegimize Darüsselem'da kaldigimiz otelin hemen yakinindaki limandan kalkan feribotla Zanzibar yolculugumuza baslamayi uygun gördük. Yillardir hayallerimi süsleyen Zanzibar, özellikle Türkiye ve Avrupa'da birçok bar ve restorana adini vererek beni ve benim gibi birçoklarini "Acaba nerede bu Zanzibar?" diye haritaya bakmaya sevkeden bir ada kimliginden siyrilirken merak ve heyecanla karisik degisik duygulari ayni anda tatmama neden oldu. Sabahin köründe limana geldigimizde hava nemli ve hayli sicakti. Limanda feribotun kalis saatini beklerken oturdugum yerden kah Zanzibar'a gitmek üzere kuyruga itis kakis giren yerli halki gözlemlerken kah da Solmaz Kâmuran'in romani Kiraze'nin satirlari arasinda çikmis oldugum tarihi yolculuga devam ettim. Feribota bavullarimiz, sirt çantalarimiz ve elimde içinde Darüsselam'dan African Queen ve kendimiz için özenle seçtigim tingatingalarin bulundugu rulo ile bindik. Bindik binmesine, ama inerken bir eksikle, tingatinga rulosunu feribotta unutarak iniverdik (Aman African Queen duymasin!). Zanzibar polisinin pasaportlarimizi kontrol ederken "Jambo" (merhaba), "Karibu" (hosgeldiniz) diyerek bembeyaz 32 disi ortada bizi karsilamasindan sonra hele aklimiza bile gelmedi tingatinga rulomuz. Stone Town'un merkezinde Zanzibar Palace Hotel'e yerlestikten çok sonra bir anda simsek çakti beynimde ve odada tingatinga rulosunu aramaya basladik, ama nafile. Neyse, ertesi gün planladigimiz baharat turu akabinde feribotun varis saatine denk limana gidip umudumuz olmasa da rulomuzu sormaya karar verdik. Limandaki kayip esyalar bürosuna gittigimizde ruloyu duvara dayali görünce açikçasi çok sasirdik, ama yine de adada hirsizlik yok düsüncesiyle seyahatimiz boyunca tedbirimizi elden birakmadik.Adinin Perslerden geldigi söylenen Zanzibar farsça "Zangi-bar", yani siyahlarin sahili anlamina geliyor. Asinda Pemba, Unguja ve Maphia takim adlarinin ortak adi Zanzibar. Günümüzde Zanzibar olarak bilinen adanin asil adi ise Unguja. Ancak adinin popülerliginden olsa bu takim adalardan en turistik olani, yani Unguja günümüzde Zanzibar olarak aniliyor.Otele yerlestikten sonra Stone Town'u (Zanzibar'in bassehri) kesfe çikiyoruz yayan olarak. Daracik sokaklarda beberler, hirdavatçilar, bakkallar, terlikçiler, tamirciler... Dükkaninda sicaktan bunalmis bir terzi pedalli dikis makinasini dükkaninin önüne çikartmis, haril haril siparis aldigi isini yetistirmeye çalisiyor. Yol kenarina dizilmis yerli kadinlarin yayvan hasir sepetlerinde tropikal meyve öbekleri... Kadinli erkekli yogun bir kalabalik. Nüfusun % 95'inin müslüman oldugu adada kadinlarin çogu rengarek yerel giysili, kimisi ise çarsafli, genc kizlar baslarinin üzerindeki sepetleri ve bohçalari dimdik tasiyorlar, erkekler ise üzerlerindeki entarileri, baslarindaki fes ve takkeleriyle çizdikleri tabloda insani adeta zaman tünelinde 200 yil öncesine götürüyorlar. Insanlar çok agir hareket ediyor, adeta zaman durmus gibi. Ya da bir film setinde yüzyillar öncesi canlandiriliyor da biz de konuk sanatçilariz. Ama o üzerimizdeki modern kiyafetlerle o dekora ne kadar uyuyoruz tabi o tartisilir. Yerli halk fotograf çeken turislere alismis. Eger fotograf çekmek için izin isterseniz genelde izin veriyorlar, hatta bazilarinın gelir kaynağı olmuş turistlerim bu çektiği fotograflar. Az bir miktara anlasip yerli halki fotograflariniza model yapabilirsiniz. Bu arada bir çocuk evinin süslü kapisini aralamis çekingen bakislarla gelen geçeni gözlüyor. Bir kaç fotografini çekip çantama çocuklara veririm düsüncesiyle attigim sekerlerden veriyorum. Sekerlere çok seviniyor, ama "Kalem de var mi? Okul için lazim da." diyor. Yanimda olmadigini söylüyorum, ama yarin ona kalem getirecegimize dair söz verip, içimiz parçalanarak ayriliyoruz yanindan. 8.yüzyilda adaya gelen Araplarin egemenligi 19. yüzyila kadar sürmüs, sonra Almanlara, daha sonra da Ingilizlere geçmis yönetim. 1866'da Ingilizlerle olan savas tarihin en kisa savasi, Zanzibar 45 dakikada teslim olmus. Daracik sokakli Stone Town'un tüm kapilari oymali, kakmali, metallerle bezeli. Arap gelenegine göre kapi, ev sahibinin varliginin simgesiymis. Yerliler ne yapip edip o yoksul klübelerine birer süslü kapi takarmis. Kapilar genelde tik agacindan yapilmis oldugundan günümüze kadar gelebilmisler. Stone Town'da dolasip hemen hemen tüm süslü kapilari fotografliyoruz.
Dolasirken Hotel Hurumzi'nin terasinda mola verip Zanzibar manzarasina karsi yemeklerimizi yerken buz gibi lokal Klimanjaro biralarimizi yudumluyoruz.






























Simdilik bu kadar...

Yarin Baharat Turu... Kurban Bayrami'nda da baharat turu iyi gider diye düsündüm :-).

Bu vesilesiyle de herkesin bayrami kutlu olsun efendim...

20.11.08

African Heritage House

African Heritage House, Türkçe tercümesiyle Afrika Miras Evi’nde, Amerikali Alan Donovan’in 30 yili asan emegiyle Afrika'nin dört bir kösesinden toplanmis, Afrika yerlilerinin el emegi göz nurunu yansitan el sanatlari sergileniyor. Yeryüzünde bir esine daha raslayamayacagimiz, Nairobi Ulusal Parki'na kusbakisi konumlanmis Afrika Miras Evi, Bati Afrika mimarisine gore "çamur mimarisi" ile insa edilmis. Evin projesi, konumu, rengi, iç dösemesi, kisacasi igneden iplige evle ilgili hersey Mr. Donovan’in imzasini tasiyor.








_

Salondan bir görüntü...


Alan Donovan’i hikayesine kisaca bir göz atalim. Onu Afrika’ya sürükleyen ve Afrika mirasini koruma misyonunu kendine görev edinmesini saglayan nedenler nelerdir ?


Alan Donovan’in fiilen Afrika ile tanismasi 1967 yilinda patlak veren Nijerya İç Savaşı, diğer adıyla Biafra Savaşı’na dayaniyor. Amerikan yardim kurulusu, USAID’in bünyesinde savas sirasinda yiyecek bulamayanlara ulasip, onlari açliktan korumakla görevli ekipte görev aliyor. Nijerya’daki bu görevi sirasinda Afrika el sanatlariyla tanisiyor ve hayatindaki degisim böylelikle baslamis oluyor. 1970 yilinda savasin bitimiyle Fransa’ya geçip, VW marka bir otobüs satin alip Sahra Cölü’nü katederek Nijerya’ya geri dönüyor. Afrika’nin bati yakasindan baslayan, dogu yakasinda, Kenya’da noktalanan yolculuguna basliyor Alan. Bu yolculugu sirasinda Afrika ve kendi için neler yapabilecegi sekilleniyor aklinda Alan’in. Kenya’ya yerlestikten sonra African Renaissance Show/ Afrika’nin Rönesans Gösterisi adi altinda Nairobi, Serena Hotel’de Afrika mirasiyla ilgili dans, müzik, tekstil, kiyafet ve Afrika modasini sergileyen bir sergi düzenliyor. Akabinde de Afrika kabilelerinden toparladigi el isi boncuklari, materyalleri ve degerli taslari kullanarak etnik taki pazarina giriyor. Takilarinin tanitimi için ünlü modellerden Iman basta olmak üzere Afrikali bir çok modelle çalisiyor. Masai küpelerini alüminyumdan üreterek ihracata basliyor ve kisa sürede ünü denizleri asip Amerika’ya kadar ulasiyor.




Kenya’ya ayak basar basmaz satin aldigi arazi üzerinde 30 yil gibi uzun bir sürede Afrika’nin dört bir tarafindan toparladigi objeleri sergiledigi evini insa eden Alan, önceden randevu alindigi takdirde kendi rehberliginde evini gezdiriyor ve hatta Afrika’yi doyasiya hissetmek isteyen çiftleri ince bir zevkle dösemis oldugu evinin odalarinda butik otel anlayisiyla konuk ediyor. Oda, kahvalti, hatta önceden belirtmeniz durumunda ögle ve aksam yemegi servisi de veriliyor Afrika Miras Evi’nde.



Nairobi’ye yolunuz düserse Afrika Miras Evi’ni atlamayin, mutlaka ziyaret edin derim.




_


Misafir odalarinin birinin banyosu... Dogrusu hayli keyifli görünüyor...



_

_


_


_


Tuvaletlerden birinin duvari Tanzanya ile özdeslesmis resim sanati tingatingalarla bezenmis...



Tuvaletin içindeki tingatingalarin disaridan görünüsü...


Misafir odalarinin birinden Nairobi Ulusal Park'a kusbakisi...



_


_

Masai savasçilarinin bir zamanlar kullandigi, hayvan derisinden yapilmis kalkanlar. Masailer geri almak istiyorlarmis kalkanlarini, ancak Alan pek vermeye niyetli degil...


Afrikali bir sanatçinin eseri ahsap heykel bahçedeki bar ve minik restoranin adeta bekçiligini yapiyor...

10.11.08

Tingatinga

Tingatinga nedir biliyor musunuz? Afrika'nin dogu yakasina yolum düsene kadar ben hiç duymamistim açikçasi.


Tingatinga Tanzanya ile özdeslesmis bir resim sanati. Genellikle tuval üzerine uygulanan tingatinga teknigi, resme ilk bakista seramikmis izlenimi veriyor, bir seramik kadar pürüzsüz ve bir o kadar da parlak yüzeyiyle. Tingatinga sanatinin yaraticisi Eduardo S. Tingatinga Mozambik dogumlu, ancak küçük yaslarda yerlestigi Tanzanya'da gelistirdigi resim sanati bugün kendi adiyla anilmakta. Tingatinga günümüzde Tanzanya basta olmak üzere, Kenya, Norveç, Isviçre, Fillandiya ve Danimarka'da taniniyor. Türkiye'de tanindigini hiç sanmiyorum. Tingatinga sanatçilari Afrika'nin naif günlük yasamini kullandiklari canli renklerle aktarmakta tuvallerine. Ilk Tingatinga örnekleriyle Nairobi'nin en büyük sanat galerisi "Galeri Watatu"'da karsilastim ve hayli etkilendim. Watatu'daki tingatingalar orijinal, Eduardo S. Tingatinga'nin firçasinda çikma. Eduardo Tingatinga 1972 yilinda bir araba kazasinda hayatini kaybettigi için, ardindan eserleri hayli prim yapmis. (Yaklasik bir tingatinga tablo 5000 $cik). Tanzanya'daki tingatingalar hayli makul fiyatli. Hatta ilk Darüsselam seyahatimde bir adet edimdim ve salonumuza astim bile.

Ay sonunda Darüsselam'da tingatinga alisverisi üstü Zanzibar planimiz var. Kismet...




Evimizin salonunu süsleyen, Darüsselam'dan aldigim tingatinga...





Internette buldugum bazi tingatinga örnekleri...















5.11.08

Tombaladan tatil çikti...

Bilindiği gibi Barack Obama’nın kökleri Afrika’ya, daha net coğrafi tanım ile Kenya’ya dayanıyor. Obama’nın öz babası Kenyalı ve babaannesi hali hazirda Viktorya Gölü yakinlarinda yasamakta. Obama'nin da Kenya ile baglarini koparmadigi, zaman zaman politik ve apolitik amaçlarla Kenya'yi ziyaret ettigi söyleniyor.
Barack Obama'nin zafer sarhoslugu ta buralara kadar simdiden ulasti. Sokaktaki insanin gözleri daha bir isil isil bakiyordu bugün. Adeta zaferin mutlulugu hissediliyordu gülen yüzlerde. Kenyalilar simdiden gelecekte bu zaferin pozitif getirilerinin hayaline daldilar bile. Obama'nin zaferini doya doya kutlayabilmek için Kenya Hükümeti yarini, yani 6 Kasim'i tatil etti. 6 Kasim kutlamalari Kenya'da geleneklesir mi? Tabi bu Obama'nin Kenya adina gösterecegi performansa bagli.
Dünya için hayrola...

2.11.08

Hür Doganlar / Born Free (II)

Blogger'a erisim yasagi öncesi yazilarimdan birinde "Hür Doganlar / Born Free" adli kitaptan, kitabin yazari Joy Adamson'dan ve kitabi konu alan ödüllü filmden bahsetmistim. Yazimin sonunda da Joy ve George Adamson'in baslarina gelenlerden sizlere bahsedecegime söz vermistim. Simdi sözümü tutma zamanidir.


Joy Adamson'in bahçesinde figoltx dinlenirken
Asil adi Friederike Victoria Gessner olan Joy'un ilk esi Museviymis. Ikinci Dünya Savasi sirasinda Musevilere uygulanan vahsetten kaçmak isteyen ilk es Joy'u ileride yerlesirler düsüncesiyle Kenya'ya ön arastirmaya yollamis. Kenya'ya dogru gemi yolculugu sirasinda Joy bir gence asik olmus. Ilk esinden acilen bosanip, gemide tanistigi ve asik oldugu beyle evlenip Kenya'ya yerlesmis. Ilk ese ne mi olmus? Bunu ben de ögrenemedim. Kenya'nin dogal parklarini hayal ederken, Hitler'in toplama kaplarindan birinde hayatina son nokta konulmustur herhalde. Gerçi ikinci esin de ömrü pek uzun olmamis. Kenya'da bir safari esnasinda Joy parkin müdürü George ile karsilasip, yine asik olmus, ikinci kocayi da bosayip, George Adamson ile evlenmis. Allahin hakki üçtür diye mi, yoksa artik ben yaslandim köseme çekileyim diye mi düsündügünden bilinmez, Joy bir daha evlenmemis. Gerisini gerek Hür Doganlar kitabindan, gerekse filminden biliyorsunuz. Ancak Joy'un sanatçi yönünden filmde hiç bahsedilmez. Joy Adamson Kenya'nin vahsi dogasindan çok etkilenir ve Kenya’daki çiçeklerin suluboya resmini yaparak, yüzlerce bitkiden oluşan bir döküman hazirlar ve hatta bir kitap altinda toplar bu çizimlerini. Tuvaline aktardigi 600 etnik portre çalismasindan bir kismi günümüzde Nairobi Ulusal Müzesi'nde, bazisi da müzeye dönüstürülmüs evinin duvarlarinda sergilenmektedir. Suyundan midir nedir bilinmez, Karen Blixen, Joy Adamson gibi resim yeteneklerini kesfetmis bir çok Avrupali örnek var Kenya'da. Umarim bu kervana ben de katilirim. Joy Adamson'un müzesini gezerken çaktirmadan yagli boya portre çalismalarinin fotograflarini çektim :-).





Caktirmadan çektigim portre çalismalarindan birkaç örnek.

Joy Adamson 3 Ocak 1980 günü bir isçisiyle yasadigi tartisma sonucu öldürülür. Joy Adamson'i öldüren kisi ömür boyu hapis cezasina çarptirilir.
George Adamson'a gelince. Vahsi dogayi korumaya hayatini adamis olan George'un sonunu da vahsi hayati tahrip etmekle mesgul avcilar 1989 yilinda hazirlarlar.

George'un içinde öldürüldügü araci

Hem Joy hem George Adamson için hazin son kaçinilmazdir. Hayati boyunca kayda deger birsey yapmadan eceliyle ölmek mi iyi? Yoksa dünyanin gelecegi için bir çok güzelligin altina imza atip eceline razi gelmemek mi? Sizce hangisi?