30.1.13

Etiyopya Çağdaş Sanat Sergisi, 2012 - Hotel Sheraton

Addis Ababa'nın sosyal takviminde en önemli organizasyonlardan biri de beş yıldır Hotel Sheraton'da gerçekleştirilen Etiyopya Çağdaş Sanat Sergisi. Dört gün süren sergi Etiyopyalı sanatçılar için eserlerini daha geniş kitlelerle paylaşmak ve satış imkanı yakalamak adına çok önemli. Sanata yıllarını vermiş sanatçıların yanı sıra Addis Ababa Güzel Sanatlar Fakültesi'nden yeni mezunlar da sergide eserleriyle yer almaktalar.

Annemle babamın bizi ziyarete geldiği Kasım 2012'ye denk gelen sergi açılışına annemle birlikte gittik. 2008 yılında ilki gerçekleştirilen, o zamandan beri de geleneksellleşen Etiyopya Çağdaş Sanat Sergisi'nin 5.sini gezmek üzere sergi salonundayız. Sergilenen eserlerin güzelliği beni hayli heyecanlandırıyor. Hepsi tek tek, uzun uzun incelenmeyi hak ediyorlar, ama zaman kısıtlı. Ben de ilgimi çekenlerin önünde durup tek tek inceliyorum. Fotoğraf çekmek yasak ama dayanamayıp birkaç tanesini fotoğraflıyorum çaktırmadan.
Genç jenerasyon, çağdaş sanatçılardan Tewodros Hagos'un portre çalışmaları hayli dikkat çekici. Portreler içinde zor hayat koşullarını, hüznü, yaşanmışlıkları barındırıyorlar sanki. Geçenlerde Tewodros'un çalışmalarından birini Addis'deki bir arkadaşın evinin duvarında gördüğümü ve uzun uzun incelediğimi, hatta sanatçının adını not edip bir gün atölyesini ziyaret etmeye karar verdiğimi hatırlıyorum.






Sergide eserleri bulunan 50 sanatçıdan hangi birinden bahsetsem bilemiyorum. Ben anlatacağıma en iyisi gizli çekmiş olduğum fotoğraflardan bazıları kendilerini anlatsınlar.













Sergiye katılan sanatçılar arasında Hotel Sheraton'un duvarlarını süsleyen, her önünden geçişimde incelediğim ve her seferinde de yeni gizemler yakaladığım tabloların sahibi, sergiyi düzenliyenlerden biri, ressam Lulseged Retta ile tanışma şerefine nail oluyorum.  İlk yıl sekiz sanatçının katılımıyla yola çıkan organizasyon, takip eden üç yıl içinde hızla büyümüş ve katılımcı sayısı sekizden otuzlara, kırklara, hatta ellilerin üzerine çıkmış. Katılımcıların sayı olarak artmasıyla birlikte Etiyopya sanatının çeşitliliği de sanat severlere ulaşır olmuş. Hele 2012 yılı  sergisi hazırlıkları esnasında sanatçılar, sanat eğitimi görenler, tarihçiler, kolleksiyonerler, eserlerini sergileyenlerin hepsi bu organizasyon için seferber olmuşlar. Sergi kurulunun titiz çalışması sonucunda sergiye katılacak sanatçılar ve sergilenecek eserleri itinayla seçilmiş. Satın aldığım sergi kataloğunu değerli sanatçı Lulseged'den yaptığımız bu tatlı sohbet akabinde imzalamasını rica ediyorum. Beni kırmıyor imzalıyor.
Dünya çapında üne sahip, İngiltere'de eğitimini tamamlamış, yıllardır bu organizasyona destek veren ressam  Maitre Afewerk Tekle 10 Nisan 2012'de, 80 yaşında hayatını kaybetmesine rağmen çağdaş Etiyopyalı sanatçılara seçtikleri yolda uzun yıllar ışık tutmaya devam edecek gibi görünüyor.  Gelenekselleşmiş bu organizasyon da çağdaş Etiyopya sanatının daha geniş kitlelerce, hatta belki bir adım daha ileri giderek dünya çapında tanınmasına ön ayak olacağına gönülden inanıyorum.  

2013 yılında gerçekleştirilecek Etiyopya Çağdaş Sanat Sergisi'ni heyecanla bekliyor olacağım.

29.12.12

Fas'ın Sıvı Altını - Argan Yağı

2012 Aralık ayının ikinci haftası Marakeş’de 2 gece, oradan da kiraladığımız arabayla Fas’ın Atlas Okyanusu’na kıyı şehri, eski adıyla Mogador, yeni adıyla Essaouira’da 3 geceliğine konaklamak üzere yola koyulduk. Marakeş’den Essaouira’ya doğru 1 saat kadar yol almıştık ki yol kenarında üzerinde keçilerin olduğu bir ağaç görüp, trafik kurallarının hiçe sayıp az ileriden U dönüşü yaptık. Söğüt dalına yuva yapmış mandanın şarkısını biliyorum da ilk defa ağaca çıkmış bir keçiyle karşılaşıyordum. Fas’a gelmeden önce eşim Yves bana argan ağacından ve bu ağacın meyvelerini yiyen keçilerin dışkılarından elde edilen yağdan bahsetmişti. Gerek kozmetikte kullanılan, gerekse tadı süper olan bu yağı üç Michelin yıldızlı şeflerin leziz salatalarına sihirli tad olarak ilave ettiklerine değinmişti. Gurmelerin artık çizmeyi aştıkları, tuhaflık olsun da ne olursa olsun diye keçi pisliğinden yağ çıkarılmasını bile desteklediklerini düşünüp anlattıklarını yüzümü ekşiterek dinlemiştim. Ancak hayatının beş yılını Fas’da geçirmiş eşimin anlattıklarına inanıp, Fas gezimize çıkmadan önce konu ile ilgili kaynakları araştırdım. Yves haklıydı; gurmeler dünyasına Fas'ın armağanı bu yağ, sadece dünyanın en ünlü şeflerinin, en iyi yemeklere gözünü kırpmadan servet ödeyen gurmelerin ağzını sulandırmakla kalmıyordu. Tıp ve kozmetik dallarında mucizeler yarattığından da bahsediliyordu. Çok basit ama tuhaf bir üretim biçimi vardı bu yağın. Sadece Fas’da yetişen argan ağacı (argania spinosa), keçilerin pisliği ve Berber kadınlarının el becerisi yeterliydi bu yağı üretmek için

Nasıl mı?

Milyonlarca yıl önce ilk türleri oluşan, zamanla aralarından biri, Fas'ın güneybatısındaki özel bir bölgeyi beğenip, sadece burada varlığını sürdüren “Argan” gerçekten sıradışı bir ağaç. Günümüzde 8 bin kilometre karelik bir bölgeye yayılmış seyrek ormanlık alanda, boyları 10 metreye ulaşan yaklaşık 20 milyon argan ağacı var. Fas’ın güney batı bölgelerinin kuraklığına mükemmel bir şekilde adepte olmuş, 150-200 yıl yaşayabilen çok dayanıklı argan ağacı kurak mevsimlerde hayatta kalabilmek için köklerini 30 metre derinliğe kadar uzatıp yer altı sularına ulaşabiliyor. Köklerinin su bulmak için çok derinlere kadar büyümesiyle toprağa tutunarak erozyonun önlenmesine yardım ediyor. Kuraklık daha da uzarsa yapraklarını döküp bir tür uykuya yatıyor, geçici olarak büyümesini durduruyor. Yüzlerce yıldır bölgedeki 120 civarında Berberi köyünün en önemli gelir kaynağı bu ağaç. Gölgesinde arpa yetişiyor, kökleri erozyonu önlüyor, kerestesi inşaatta ve yakıt olarak kullanılıyor. Sahra Çölü'nün hemen kenarındaki uygunsuz iklim koşulları yüzünden ancak iki yılda bir veren sarı, kayısı büyüklüğündeki meyvelerinden sözü edilen o mucize yağ elde ediliyor. Ancak meyvelere ulaşabilmek hayli zor. Zira bu ağaç türü meyvelerini korumak adına güçlü bir savunma sistemi geliştirmiş. Dalların arasına gizlenmiş meyvelere uzanmak isteyenler, her biri parmak uzunluğunda sert dikenlerden oluşan bir tür iğneli fıçıya girmiş gibi oluyorlar. Dalları son derece kırılgan olduğundan ağacı sarsarak meyveleri düşürmek de mümkün değil. Argan ormanları devletin koruması altında olduğundan ağaçları sallamak da yasak. Bu tedbirlere rağmen yavaş yavaş soyu tükenen Argan ağaçlarının kullanım hakkı zarar vermemek kaydıyla Berberilere tanınmış. Yüksek kozmetik ve gastronomik değeriden dolayı Fas'ın sıvı altını diye adlandırılan argan yağı yüzyıllar boyunca bu bölgenin Berber kadınları tarafından üretilmekte.

Meyvelerin hasadı için ya meyvelerin iyice olgunlaşıp, kendiliğinden düşmelerini beklemek ya da keçilerin ağaçlara tırmanmalarına izin vermek gerekiyor. Olgun argan meyvelerini çok seven bu bölgenin keçileri ağaçların en tepesine kadar çıkabiliyor, üstelik dikenlerden de çekinmiyorlar. İşte argan yağının üretim hikayesi bu aşamada başlıyor. Keçiler ağaçlara tırmanıyor, birer zeytini andıran meyveleri çekirdekleriyle midelerine indiriyorlar.

Sindirim işleminin tamamlanmasıyla da Berberi kadınlarının görevi başlıyor.

Keçiler argan yağı elde edilen, badem gibi sert kabuklu meyvenin ortasındaki yemişi sindirmeden dışkılarıyla birlikte çıkartıyorlar. Keçi pisliklerinin arasındaki çekirdekler teker teker toplanıyor, iki taş arasında kırılıyor, içindeki bademi andıran kısım çıkarılıyor. Zarı da elle ayıklandıktan sonra, iç kısım çekirdek kabukları odun ateşinde tavada kavruluyor, yanlız kozmetikte kullanılacak yağ için kavurma işlemi yapılmıyor. Kavrulan çekirdekler kadınlar tarafından el değirmeninde ılık su ilave edilerek hamur haline getiriliyor. Çekirdek hamuru yoğrularak yağı çıkarılıyor. Geleneksel Berberi yöntemiyle, kalitesine göre 30 ile 100 kilo argan meyvesinden 12 saatlik el emeği sonunda 1 litre argan yağı elde edilebiliyor. Argan ağacının nesli tükenmekte olduğu için 1998 yılında Fas Argan bölgesi UNESCO Biyosfer Rezervleri Programı’na dahil edilerek argan ağaçları koruma altına alınmış. Son bir asır içinde bir yandan keçiler, bir yandan develer, ağaç popülasyonuna büyük zarar vermişler ve neticesinde ağaç sayısı yarıya inmiş. Buna insanların ısınma ve inşaat için yok ettikleri ağaçlar, bunun sonucu olarak da çölleşme, öte yandan civar şehirlerin yayılarak orman alanlarını katletmeleri de eklenince yüzlerce kilometre karelik orman yok olmuş. Yerel halkı ve geleneksel yaşam biçimlerini korumak amacıyla gelir arttırıcı yollar aranırken, akla önce argan yağı gelmiş. Böylece bu yağ, UNESCO ve Fas yönetiminin desteğiyle kadın kooperatifleri kurularak dünyaya pazarlanmaya başlanmış. Fiyatları katlanarak yükselen, susam ve cevizi andıran yoğun aromalı yağ, bugün dünyanın önde gelen mutfak ustaları tarafından leziz yemeklerde, lüks salatalarda, kaz ciğerinde ve daha nice özel spesiyalitelerde damlalıkla kullanılıyor. Zira fiyatlar astronomik. Çok kaliteli argan yağının litresi 400 doların üzerinde. Kozmetik ve ilaç sektörleri de yağın özelliklerini araştırıp, her derde deva bir ürün olduğunda hem fikir olmuşlar. Kozmetik sektöründe kullanım amaçları şöyle: Derinin yaşlanmasını önlüyor, kırışıklıkları azaltıp, cildin sıkılaşmasını sağlıyor ve yumuşatıyor, güneşin zararlı ışınları, sigara, stres, çevre kirliliğinin olumsuz etkilerini ortadan kaldırarak hücrelerin yenilenmesini sağlayarak cildi canlandırıyor, hem kuru hem de yağlı ciltler için kullanıma uygun yağ sivilce tedavisinde de oldukça etkili, hamilelik çatlaklarının önlenmesinde faydalı, saç diplerine uygulandığında saçlara parlaklık veriyor, tırnakları besliyor ve kırılmalarını önlüyor! Yüksek oranda Evitamini içeren argan yağı yüksek oranda antioksidan özelliğine de sahip olmasıyla deriyi gençleştirdiği de söylenmekte. Kozmetik faydalarından ötürü yakın gelecekte yağın fiyatı daha da artacak gibi görünüyor.

Günümüzde keçilere ve sindirim sistemlerine hacet kalmadan makinelerle toplanıp üretildiğini öğrendiğim argan yağının marifetlerini kendi üzerimde bir an önce denemek üzere Essaouira’ya varır varmaz 1 şişe ediniyorum. Hele bir süre kullanayım argan yağının cildimde yaratacağı mucizelerle ilgili bir yazı daha yazarım.



19.11.12

Kitabıma İsim

Sevgili Blogdaşlarım,

Bildiğiniz gibi uzun zamandır bir kitap üzerinde çalışmaktayım. 2 senedir süregelen bu uzun ve zevkli, aynı zamanda da sancılı uğraşın sonuna geldim sayılır.

Sizlerden ricam aşağıdaki linkteki soruları yanıtlayarak kitabıma isim seçmeme yardımcı olmanız.

http://www.surveymonkey.com/s/VR5XBL2

Şimdiden katkılarınız için çok teşekkürler.

Sevgilerimle,

Figen Gündüz Letaconnoux

4.10.12

Bu YAZ mı? Nerede kalmıştım?

2012 senesi yazından bahsediyordum, araya bir sürü konu ve zaman girince elim de gitmedi bu arada klavyeye. Neyse, hazır bilgisayarın başına oturmuşken 2013 yazı gelmeden ben en iyisi tamamlayayım şu başladığım yazımı.

Evet, büyük üzüntüyla başlayan yaz tatilimizin ilk yarısı Fransa, Dinard'daki evimizde havayı kollayarak, geri kalan yarısı ise Çeşme Alaçatı'da ablamlarda ve annemlerde geçti.

Fransızların her gün neden hava durumunu mutlaka dinlediklerini ve o günlük hava tahminiyle ilgili konuştuklarını şimdi daha iyi anlıyorum. Eh, yaz vakti güneş görmeyip, yağışlı havadan ötürü eve tıkılıp kalınca hatta üşüyüp şömineyi yakınca konuşmayıp da ne yapsınlar. Türkiye 40 dereceyle yanarken biz Fransa'da 15 dereceyle titriyorduk. Biz Dinard'dayken Etiyopya'dan eşyalarınınz Cibuti limana vardı, işlemlerin başlayabilmesi için Addis Ababa'ya gelip pasaportumuzun aslını ibraz etmemiz gerektiğinden Fransa'nın o berbat havasını bırakıp Etiyopya'ya doğru yola çıktık. Addis Ababa Fransız Konsolosluğu'nda pasaport kopyalarının aslı gibidir tastikli kopyasını hazırlatıp bırakmayı teklif etmiştik aracı nakliye firmasına ancak gümrüktekiler bu teklifimizi kabul etmediler. Durum böyle olunca sadece Etiyopya gümrük görevlisine pasaportumuzu 1 dakikalığına göstermek uğruna Paris-Addis-Paris 3 günlük yolculuğumuza çıktık. Etiyopyalılar nevi şahsına münhasır insanlar. Birkaç deneyimden sonra sinirlenmemeyi öğreniyorsunuz, başka çare de yok zaten eğer burada kendinize bir yaşam kuruyorsanız sinirlerinizin sağlığı açısından.
3 günlük bu abuk seyahatin sonunda tekrar Dinard'a döndüğümüzde havalar ısınmaya başlamıştı. Nairobi'de bir dönem kapı komşumuz Selma,eşi Marc, Marc'ın kızkardeşi ve Selma'nın iki kuzeni Fransa'daki bu yazın en sıcak gününde bizi ziyarete geldiler. Bahçede BBQ akabinde Dinard sahilde yürüyüşe çıktık. Dinard sahiline ve St. Malo'nun uzaktan silüetine bayıldılar. 1 hafta boyunca Brötanya Bölgesi'nde Cap Frehel'de kalacaklarından St. Malo, Mont St. Michel, Cancale ve Dinan'ı gezmek için yeterli zamanları vardı.
Ertesi gün kaç senedir planlayıp da yapamadığımız Fransa'nın Normandiya kıyılarına cephe İngiltere'nin adası Jersey'e günü birliğine gittik. Sabah erkenden motosikletimize atlayıp Dinard'a 10 km uzaklıktaki St. Malo'dan  kalkan feribota bindik. Ada turumuza mükellef bir İngiliz kahvaltısıyla başladık. Motosikletle püfür püfür yol alırken günün sıcaklığı bana mısın demedi. Jersey Adası ile ilgili izlenimlerimi başka bir yazıya bırakayım.
Yine güneşli gördüğümüz bir günü değerlendirmek için deniz motorunu Rance Nehri'ne indirip çocuklarla su kayağı yaptık. Evde olduğumuz zamanlarda bahçe düzenlemesiyle uğraştık. Gülleri, sümbülleri budadık, ayrık otlarını ayıklayıp çimleri kestik. Bahçeyle uğraşmayı çok seviyorum, insanı bedenen yorsa da ruhen dinlendiriyor.

Tatilimizin ikinci yarısında yine Etiyopya'dan eşyalarınız Addis Ababa gümrüğe ulaştı, acilen gelin diye bilgi çıkınca Yves Addis'e ben Alaçatı'ya doğru yola çıktık. Yves bürokratik işlemleri halledip ancak 1 hafta sonunda bize katılabildi. Alaçatı ailemle haşır neşir süper geçti. Bol bol hasret giderdik. Annem ve ablamla Çeşme civarında değişik koylarda denize girdik. Yves Alaçatı'ya gelir gelmez yarım kalan kitesuf eğitimine devam etti. Kitesurf yerine ben ailemle olmayı yeğledim. Ablamla Alaçatı'nın halen o eski havasını koruyan sokaklarında foto-safariye çıktık. Çok eğlendik çekimlerimiz sırasında. Ben benim metruk, içi diz boyu ot bürümüş evime girip fotoğraflarını çektim olur da bir gün restore edebilirsem "before" & "after" yapmak amacıyla.

Her güzel şeyin sonu olduğu gibi Alaçatı tatilimizin de sonu geldi ve Addis Ababa'nın yolunu tuttuk Yves ile. ilk üç gün Addis Hilton'da konakladık. Bu arada depoda bizi bekleyen eşyalar yeni kiraladığımız evimize teslim edildi. Evin az buçuk yaşanabilir kıvama geldiğine kanaat getirip üçüncü günün sonunda evimizde kalmaya başladık. Eşya tesliminden bir ay sonra koyduğumuz hedefleri tamamlayıp evimize tamamen yerleşmiştik. Aferin bize!

 2012 yazından fotolar...






















Buradaki hayat ve 1,5 ayda yaşadıklarımız da başka bir yazı konusu olsun.
Addis Ababa'dan Sevgiler..

23.9.12

The Power of a Black Line / Siyah Çizginin Gücü...

Addis Ababa'da sergileri gezmeye devam.


Talisman Gallery'de 8 Eylül'de açılışı yapılan "The Power of a Black Line / Siyah Çizginin Gücü" kaçırmadığımız diğer bir sergi. Tesadüf eseri Tamerat Siltan'ın ağaç baskı sergisinden haberdar olduk. Üzerinde severek çalıştığım ağaç baskı sanatıyla ilgili bir sergi kaçırılmayacak bir fırsattı benim için. Doğa, Etiyopyalı köylülerin yaşamı ve OmoVadisi'ndeki gerçek karakterlerin portrelerinin ağaç baskı ile kağıda siyah beyaz olarak aktarıldığı Tamerat'ın eserlerini çok beğendim. Sergide sadece baskılar değil, aynı zamanda baskıları yaptığı siyah ve beyaza boyadığı mdf kalıplar da sergilenmekteydiler.
Sergide Tamerat Siltan ile tanışıp, benim de ağaç baskı ile uğraştığımdan bahsettim. Telefon numarasını ve atölyesinin adresini aldım çalışmalarımdan örneklerle kendisini ziyaret etmek amacıyla. Henüz ziyaretine gidemedim ama en kısa süre içinde yapılacaklar listemde en üst sırada yer alıyor Tamerat'ı ziyaret.

Talisman Gallery'nin sahibi Massimo De Vita da Addis Ababalı bir sanatçı. Onun da çuha ile yapmış olduğu tablolarından örnekler sergi salonunun kapalı bir odasındaydı. İzin verdi gezdik. Çerçeve üzerine gerip şekil verdiği çuhayı boyayarak oluşturuyor tablolarını. Afrika'da kesinlikle hayal gücüne sınır yok. Ağaç figürlü bir tablosu Addis Ababa Müzesi'ndeymiş. Onunla da konuştum yaptığım ağaç baskılarla ilgili. Çalışmalarımı kendisine göstermemi, eğer uygun görürse Talisman Gallery'de bir sergi ayarlayabileceğini söyledi. Uzun zamandır baskı çalışmalarıma ara verdiğim için sergi salonunun hepsini çalışmalarımla doldurmam şu an için mümkün değil. Evmizin giriş katında, bahçeye açılan bölümü kendime atölye olarak düzenledim. Hele atölyemde çalışmalarıma bir başlayayım, elbet baskılarımdan örneklerle Massimo De Vita'nın kapısını çalacağım. Şu an için henüz erken.

22.9.12

Milenyum Mucizesi - Brook Yeshitila

Addis Ababa'daki evimize taşınalı 1 ayı geçti. Evimize yerleştik ve imkan buldukça Addis Ababa'nın kültürel aktivitelerini yakından takibe başladık bile.

Dün Addis Ababalı resim ve heykel sanatçısı Brook Yeshitila'nın ikinci kişisel sergisinin Asni Sanat Evi'nde açılışına davetliydik. Misyonunun eserleri aracılığıyla umut, barış ve sevgi mesajlarını yaymak olduğunu vurgulayan Brook'a hayran olduk. Brook’un sanatı birçok açıdan tek, eşi benzeri yok. Etiyopyalı sanatçılar genelde ülkelerinin baş sorunları olan fakirlik ve kıtlık konularını ele alamaktalar. 30 yaşındaki sanatçının amacı ise pozitif düşüncenin güzelliğini ve kaderi vurgulamak. 18 yaşında başlayan bir hastalık neticesinde yavaş yavaş felç olan Brook günümüzde sadece başını dik tutabiliyor ve kollarını kullanabiliyor. Zamanı yatar pozisyonda tekerlekli yatağında geçiren ve çalışmalarına yatağından devam eden Brook'a heykelleri için gereken malzemeleri arkadaşları tedarik ediyor. Ağır materyalleri Book'un istediği şekilde yerleştiriyorlar. Bir süredir CURE Etihopia Hastanesi tarafından tedavi edilen sanatçıya yakında ayaklarından başlanmak üzere seri operasyonlar yapılacak.  Brook'un tekrardan yürüyebilmesi için tünelin sonunda bir umut ışığının yanmaya başladığı söyleniyor.

"CURE Ethiopia Hastanesi operasyonlara daha başlamadan beni iyileştirmeye başladı bile" diyor suratından tebessümü eksik olmayan sanatçı. Yatar pozisyonda bu şaheserleri ortaya çıkaran Brook'un tekrardan yürümeye başladıktan sonraki eserlerini hayal bile edemiyorum.

Pozitif enerjisinin güneş gibi yayılıp tüm sergi salonunu ısıttığı Brook Yeshitila'nın inancını ve hayata bağlılığını asla kaybetmemesini ve en kısa süre içinde eski sağlığına kavuşmasını diliyorum..

""Milenyum Mucisesi" diye de anılan Brook Yeshitila'nın Asni Gallery'de sergilenen eserlerinden ve sergi anından fotoğraflar...