Hint Okyanusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hint Okyanusu etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

5.2.11

"Piton de la Fournaise" eli kulaginda, patladi patlayacak...

27 Aralik 2010 - 7 Ocak 2011 arasi günleri Reunion Adasi'nda geçirdigimizi bir önceki yazilarimda detayli yazmistim. Reunion'un hemen ardindan 3 günlük Mauritius Adasi keyif gezisi


akabinde Türkiye'ye geçmistim. Esim ben Türkiye'deyken is amaçli Reunion, Mauritius ve Madagaskar Adalarinda dolasti durdu. 30 Ocak günü Nairobi'de tekrar bulustuk. Reunion'dayken benim ilgimi çekecegini düsündügü gazete kupürlerini kesip beraberinde Nairobi'ye getirmis.


Sizinle paylasmak istedigim gazete haberi su meshur, dünyanin en aktif volkanlarindan biri olan "Piton de la Fournaise" ile ilgili. "Piton de la Fournaise"in yaklasik tercümesi "Cok sicak firinin dorugu".
Piton de la Fournaise 2631 metre yüksekliginde ve 500.000 yildir aktif. 2010’da Piton de la Fournaise Ocak, Agustos, Ekim ve Aralik olmak üzere 4 kere püskürmüs. Arada sarsintilar hissedildiginden Biz oradayken Piton de la Fournaise’nin en son püskürdügü kraterine güvenlik nedeniyle trekking parkuru kapaliydi. Biz de 600 basamakla volkanin uzunca yillar boyunca sekillendirdigi ve sekillendirmeye de devam ettigi, minik kraterinin de bulundugu sirke indik. Görüntü muhtesemdi. Fonda Piton de la Fournaise, biz onun eseri üst üste lav katmanlarinin olusturdugu sirkde yürüdük. Taslasmis lavlarin üzerinde yürürken isi degisimi dolayisiyla olusmus çatlaklarin arasindan boy gösteren ciliz bitkilerin fotograflarini çektik. Piton de la Fournaise dünyadaki en aktif volkanlardan. Normalde senede 1 kere aktif hale geçerken, bu sene az önce de bahsettigim gibi 4 kere püskürmüs. Sirkdeki minik kraterin tepesine çikip etrafinda yürüyüs yaptik. Eger izin verilse Piton de la Fournaise’in tepesine yürümeyi isterdik ama ekipman olarak da hazirlikli degildik. Zira her yerde "Sayet volkanin tepesine yürüyecekseniz yaniniza kalin kiyafet, su, yiyecek, vs alin." diye yazili tabelalar vardi. Her yil tedbirsiz bir kaç doga yürüyüsçüsü sis basmasi neticesinde yolunu kaybedip, geri dönemiyor ve yanlarinda da kalin kiyafetleri ve sulari olmadigindan hayatlarini kaybediyormus. Ekipmanlarimiz da olsa güvenlik açisindan Piton de la Fournaise'e yaklasilmasina izin verilmiyordu. Cevrede konustugumuz kisiler o günlerde aktivitelerin hayli sIklastigini, bunun volkanin yeniden aktiflesecegine dair bir gösterge oldugunu belirttiler. Biz de sirkteki minik volkan kraterinin etrafinda tur atip, 600 basamagi geri tirmandik.



Simdi biraz da 22/01/2011 tarihli "Le Quitidien de la Réunion" gazetesinin "L'éruption se prépare" isimli makalesinden bahsedelim.


Makalede Piton dela Fournaise'in bilimsel açidan gözlemcisi Andrea di Muro'nun konu ile ilgili görüslerine yer verilmis. Ocak ikinci yarida volkanik bölgede sismik aktivitede artis gözlenmis. Bir hafta içinde sarsinti sayisi 60'a kadar ulasmis. Hatta bir sarsintinin siddeti Richter ölçegine göre 2.4 olarak kayitlara geçmis. Volkan bir ay içinde heran sessizligini bozabilirmis. Aktivite yine son iki aktivitenin oldugu tarafta bekleniyor. Bu da lav akisinin yine ayni yolu takip edecegi anlamina geliyor. Piton de la Fournaise 17 ve 18.yylar arasinda tam 1 yüzyil boyunca aktif kalmis ve o dönemde krater bölümünde sarimtirak renkli sürekli lavlarla beslenen dogal bir lav havuzu olusmus. Bu seferki aktivitenin bu kadar güçlü ve uzun süreli olmasi tabi ki beklenmiyor. Geçen seneki yerden lavlar kendine yol bulursa görüntü kraterin kenarindan akan kizil lavlar seklinde olacak. Lavlarin kendine yeni bir çikis yolu bulmasi durumunda ise, lavlar yillardir görülmedik bir sölenle gökyüzüne püskürecek ve sari, kirmizi renkli konferi ve sepantin edasinda yeryüzüne dogru düsecek.


Cok istiyordum Piton de la Fournaise aktifken Reunion Adsin'da bulunmayi ve helikopterle volkanin yakinlarinda uçup, lavlar havaya püskürürken Piton de la Fournaise'i fotograflamayi. Kismet degilis diyemiyorum, zira orada da olsam volkan aktifken gerek helikopterle gerek bizim minik uçak ULM ile uçusa izin verilmiyormus... Sadece özel izinle volkan aktifken civarinda uçulabiliyor. Eh, ben de profesyonellerin çekmis oldugu fotograflara bakmakla yetinirim...

1.2.11

Tropikal bir adada farklı kültürlerin ahenkini deneyimlemek için haydi Mauritius’a...

Hint Okyanusu’ndaki adalar arasında en gelişmiş ve sanayileşmiş, dünyanın önde gelen şeker üreticilerinden biri olan Mauritius’dayiz (Moris Adasi). 2010 Haziran ayinda Mauritius’da kisa bir süre kalmis, krater gölü, bassehri Port Louis ve Pamplemousse Botanik bahçesi basta olmak üzere gezmis ve bu gezimizi Haritada minicik bir nokta - Mauritius Adasi yazimda yazmistim.


Benim hayallerimin Mauritius’u bembeyaz kum sahilli, palmiye agaçlarinin gölgesinde elimde tropikal meyve kokteylini yudumlayacagim, ayni zamanda turkuaz renkli denizin sahile vuran dalga sesleri esliginde bambaska, belki de bir sonraki seyahatimizle ilgili hayallere dalacagim tropik bir adaydi. Gölgede hayal kurmaktan bunaldigimda günesten faydalanacak, mercan kayaliklarinda denizin dibini kesfedecektim utopik ada Mauritius’da.



Havaalanindan çikar çikmaz hayalimdeki o toz pembe Mauritius’dan adanin gerçeklerine hizli bir geçis yapiyoruz. Bir taksiye binip, adanin bati yakasina, otelimizin bulundugu Flic en Flac sahiline dogru yola koyuluyoruz. Yol boyunca sagli sollu seker kamisi tarlalarinin arasindan geçiyoruz. Deniz bu seker kamisi püzküllerinin arasindan arada yüzünü gösteriyor. Mauritius’da insanlar geçimini seker ihracati, tekstil ve turizmden sagliyorlar. Seker kamisi tarlalari bitiminde yerlesim alanlari basliyor. Ilk olarak çarpik yapilasma insanin gözüne çarpiyor. Hele bir de bu binalara genis otobanlar, fabrikalar ve çesitli sanayi kuruluslari eklendiginde insan “Ne hayal ettim, ne buldum?” diye düsünmeden edemiyor. Havaalani ile otel arasi adeta hayal kirikligi. “Bu muydu benim hayalimde yasattigim tropik ada?” diye düsünüyorsunuz bizim laz mütahitlerin elinden çikmis gibi görünen binalar karsinizda boy gösterince. Yogun trafik ve çarpik yapilasma bizi hayal kirikligina ugratsa da yüzümüze çarpan o tropikal iklimin sicakligi halen bize hos, hayallerimize yakin bir tatil yapacagimizi kulagimiza fisildiyor. Halen umutluyuz. Otobandan ayrilip tali yollara sapiyor ve Mauritius’un degisik yüzüyle karsilasiyoruz. O bahsettigim laz mütahitlerin elinden çikmis izlenimi veren minik evlerin önünde sarili Hintli kadinlar, evlerin aralarinda minik bakkallar, Hintçe yazili tabelalar. Adeta Hindistan’dayiz. Hindistan da en çok görmeyi arzuladigim ülkelerden biri. Hindistan'a gitmeden Hindistan'i yasamak, hatta bir tasla iki kus vurmak. Neden olmasin?



Ada kültürel açidan çok renkli. Fransiz koloni zamaninda Fransiz ve Afrika kültürlerinin harmanlanmasiyla olusan “creole” dili, kültürü ve mutfagi halen geçerli. Bu renkli kültüre esir ticareti sirasinda adaya gelmis ve yerlesmis Hintliler, Cinliler ve Ingiliz kolonizasyon zamanindan adada kalmis insanlarin mükemmel uyumu ekleniyor.



Ada özgürlügüne kavustugu 1968 yilina kadar sirasiyla Portekizliler, Hollandalilar, Fransizlar ve son olarak da Ingilizlerin sömürgesi olmus. 1.2 milyonluk nüfusun % 68′ini Hintli, % 27′si creole, % 3′ü Çinli ve %2′sini ekonomiyi elinde tutan Fransız ve İngilizler oluşturuyor. Koloni zamanindan en çok iz birakan ise Fransizlar. Günümüzde gerek televizyon programlari, gerek gazeteleri Fransizca olarak nesrediliyor. Egitim Fransizca, dolayisiyla sokaktaki insanla rahatça Fransizca konusabiliyorsunuz.



Mauritius, Hint Okyanusu’ndaki diger adalara, Madagaskar, Reunion ve Seychelles adalarina göre turistlere sundugu en lüksünden en mütevazisina, her keseye uygun genis konaklama yelpazesi ile farkli konumunu koruyor.



Adanın doğu kısmı rüzgarlara maruz oldugundan, tatilimiz için bu sefer bati kismini, Flic en Flac sahilini tercih ediyoruz. Deniz tatili ve adayi çepeçevre çevreleyen mercan adaciklarina tüplü dalis yapmak için Flic en Flac disinda adanin bati ve kuzey kisminda Trou aux Biches, ve Grand Baie diger tercih edilen koylar.



Biz bu arada Flic en Flac koyundaki otelimize yerlesiyoruz. Odamiz düz ayak. Terasimizin önünde beyaz pudravari uzanan bir kumsal ve fonda uçsuz bucaksiz Hint Okyanusu. Bu manzara havaalani ile otel arasi ada ile ilgili edindigimiz tüm negatif izlenimleri silip süpürüyor. Adayi iliklerimizde hissetmek için hemen mayolarimizi giyip denize kosuyoruz. Iste rüyalarimizdaki tatil basladi.




Otel tanitim kilavuzunda degisik aktiviteler gözümüze çarpiyor. Bunlardan biri «Deniz dibinde yürüyüş» Bu aktivitede kafanıza geçireceginiz dev bir “kavanoz” ile mercan kayalıklarında rehber eşliğinde yürüyebilir, akvaryumvari denizin dibinde belgesellerde seyrettiginiz balıklara tanık olabilirsiniz. Diger bir aktivite ise «Yunus balıklarıyla yüzmek». Insan dostu yunus baliklari sahile o kadar yakin yüzüyorlar ki eger denk gelebilirseniz onlarla yüzüp, fotograflarini çekebilirsiniz. Biz denk gelemedik, o ayri konu.



Biz ne kafamiza kavanoz takip mercan kayaliklarina gidiyoruz ne de yunuslara denk geliyoruz. Yok hayir tabiki kendimizi kizgin günese birakip, sahilde tembel tembel yatmiyoruz. Ikimizin de “Padi Open Water Diver Certificate” / Padi Açik Deniz Dalis Sertifikasi var. Gerçi en son dalisimi 8 sene önce Izmir'imin güzel beldesi Cesme’de yaptigimi hatirlayip biraz ürperiyorum. Esimin de en son dalis tecrübesi 7 sene önce Güney Kibris’da. Dalis okulunda önce ekipmanlarla basa çikmayi hatirliyoruz. Ekipmanlari hazirladiktan sonra deniz dibinde maske takip çikartma, tüpteki hava tükenirse body’nin regülatöründen çimlenme, tüple birlikte yelegi deniz dibinde çikartip tekrar giyme, deniz yüzünde onca agirlikla yüzer hale gelmeyi yillar sonra tekrar tecrübe edip, unuttuklarimizi hatirliyoruz. Haziriz ve teknede dalis mekanina dogru yol aliyoruz. Esimin de benim de ayri bodysi var. Ikisinin de kolunda dalis bilgisayarini görüp huzurla dalisa geçiyoruz. Hint Okyanusu’nun dibi adayi çepeçevre saran mercan kayaliklari ve o kayaliklari mesken edinmis rengarenk baliklariyla yüzeyinden çok daha güzel. Deniz dibi fotograf makinamizi yanimiza almiyoruz, zira makinanin dalis kapasitesi max 10 metre. Eh, biz de snorkelle bir kez daha dalar ve o zaman çekeriz deniz dibi fotolarimizi diye karar veriyoruz. Derine dalarken sürekli tikanan kulaklarimizi gerek burnumuzdan hava vererek gerekse yutkunarak esitliyoruz. Dalisin ilk 10 dakikasinda biran önce su yüzüne çikmak istiyorum. Sanki ufak bir klostrofobi yasiyorum. Kendi kendimi « Geçecek, biraz daha sabredersen rahatlayacak, alisacaksin. Hatirlamiyor musun 8 sene evvel nasil da rahattin dalis esnasinda ? Biraz sabir, biraz sabir ! diyerek ve de sürüler halinde önümden geçit yapan rengarenk balıklara dikkatimi vererek rahatlatiyorum. Mauritius'un deniz dibi envai çesit baliklari, mercan adaciklariyla öyle büyüleyici ki klostrofobimi kisa sürede unutup 47 dakika kadar, tüpteki havam elverdigince keyfini sürüyorum bu güzelliklerin.





Eğer dalmaktan hoşlanmıyorsanız bu işi şnorkelle de yapabilirsiniz. Ertesi gün bir de snorkelle daliyoruz. Deniz dibinde ilk karsimiza çikanlar Hinduizm dininin koruyucusu ve bekçisi Ganeşa. Seremoniyle denize biraktiklari Ganesa heykellerine dalan Hindular Ganesa’ya bagliliklarini ve samimiyetlerini gösteriyorlar. Ganeşa'ya ibadet etmeden onun "dostlugunu" kazanmadan Hindu olmak mümkün degilmis megerse. Biz de Ganesa’yi selamliyor, fotografalarini çekip mercan adaciklarina dogru yolumuza devam ediyoruz. Sabah kahvaltisi sirasinda cebimize attigimiz ekmek dilimleri sayesinde baliklarla samimiyeti hayli ilerletiyoruz.






Aksam yemegi sonrasi aktivitemiz Séga.



Séga tipik yerli adalı danslarının Mauritius versiyonu. Esirlerin akşam eğlenmek ve aralarındaki dil engelini aşmak için başlattıkları bu dans zaman içinde geleneksellesmis. Adada bu dansla her yerde karsilasabiliyorsunuz. Günümüzde daha çok turistik amaç ile sergilenen dans, güneş batımında ya da yemek sonrasi kumsalda yakılan ateş etrafında yapılıyor. İyi bir sega dansçısı olmak hayli zor. Vücudunuzun üst kismini hiç oynatmadan bel ve kalçanizi müzigin kivrak ritmine bırakmaniz ve “plus bas, plus bas” diye bagirdiklarinda yavas yavas egilmeniz gerekiyor. Deniyorum ama nafile…



Mauritius mutfagi da insani gibi bir çok kültürün güzel bir sentezi. Capatiler (dürüm benzeri Hint ekmegi) esliginde yenen bol curryli Hint yemekleri adanin sembollerinden biri palmiye agaçlarinin kalbi ile birlesince ortaya enteresan bir karisim çikiyor. Sahilde turistleri günes isinlarindan koruyan bol fonksiyonlu palmiyelerin dallarini kesip beyaz kismina kadar soyuyorlar. Salatasi yapilan palmiye kalbi yemeklere de ayri lezzet katiyor. Ayni tabakta bir çok kültürün lezzetini bir arada tadabiliyorsunuz. Creole usulü pisirilen deniz mahsulleri ile Hint usulu mercimek ve Cin usulü pisirilmis sebzeli pilav ada halki gibi birbiriyle uyum içinde.



Mauritius, kafanizi dinlemek, deniz tatili yapmak ve değişik mutfakları keşfetmek için çok uygun. Ancak adanin en cazip tarafi sahilleri ve dalmayi seviyorsaniz deniz dibi. Eğer tatul için tercihiniz el değmemiş bir doğa ve bakir bir ada ise o zaman komşu ada Seychelles’e gitmeniz daha uygun olabilir.



Ben hepsinden biraz istiyorum, hem tüple dalis yapayim, helikopter ya da ULM ile ada üstünde uçayim, paratante da ilginç, denizden bunaldigimda volkanik daglar etrafinda trekking yapmak da ilginizi çekiyorsa o zaman da tercihinizi komsu ada Reunion’dan yana kullanmanızı tavsiye ederim. Detay bilgi için Kusbakisi Reunion ve Reunion Adasi yazilarima bakiniz.





İngiliz yazar Thomas More’un 16. yy başlarında kaleme aldığı ütopik ada Utopia ile her ne kadar yakından ve uzaktan ilintisi olmasa da tropikal bir adada farklı kültürlerin mükemmel ahenkini deneyimlemek için haydi Mauritius’a...

20.1.11

Kuşbakışı Reunion

Madagaskar’a 690 km uzakliktaki, Hint Okyanusu’nun kalbinde yer alan, yaklasik 3 milyon yasindaki volkanik ada Reunion’dayiz. Yolculugumuzun ilk günü 27 Aralik’ta Nairobi’den bir geceligine Moris Adasi’na (Mauritius) ve hemen ertesi gün 13 günlügüne Reunion Adasi’na geçiyoruz. Reunion’a bir önceki gelisimizde bassehri St. Denis’de sadece iki gün kalmis, bu kisitli zaman içinde St. Denis’i gezebilmis ve deneyimlerimi 15/07/10 tarihinde blogumda ve binrota’da yazmistim.
Kesif turlarimizi anlatmaya baslamadan önce kisaca adanin tarihçesine bir göz atalim;
Reunion Adasi Amerikan Koloni savasinda Ingiliz Kraliyet donanmasinin yenilgisinden hemen sonra Ingilizler tarafindan fethedilmis. Ingiliz donanmasinin tekrar bir araya gelisini ve yeni bir dönemin baslangicini simgeleyen « Reunion » adi verilmis adaya. Ancak I. Dünya Savasi sirasinda Ilgilizlerin Süveys Kanalini almasina karsilik bölgedeki güvenligi korumak isteyen, daha dogrusu o bölgeyi de kontrolü altinda tutmak isteyen Fransizlara verilmis ada. Su an halen Fransizlarin deniz asiri departmani olan ada Avrupa Birligi’ne bagli en uzak kara parçasi.



Komsu ada Moris’den (Mauritius) Reunion’a uçusumuz 50 dakika sürüyor. Geçen sefer basima gelenden sonra hazirlikliyim. Reunion vizemi Nairobi’de alip yola çiktim bu sefer. Havaalaninda polis kontrolden herkes vizir vizir geçerken benim kaydim yaklasik 15 dakika sürüyor vizem olmasina ragmen. Niyahet Reunion topraklarindayiz. Araba kiralamamiz da hayli uzun sürüyor. Burada da Güney Afrika’daki gibi arabayi teslim ederken her kösesini kontrol ediyor, en ufak bir çizigi bile not ediyorlar. St. Denis’in tepesindeki otelimize nihayet yerlesiyoruz.




Ögleden sonra arabamiza atlayip adanin batisina, St.Gilles’e gidiyoruz. Adanin bati kiyisi mercan adaciklariyla çevrili, dolayisiyla da yüzmek için güvenli. Adanin mercan adaciklariyla çevrili olmayan diger kiyilarinda her sene bir, iki kisi köpek baliklarina yem oluyormus. Dogal korumali St. Gilles sahilinde denizi kalabalik görünce biz de gönül rahatligiyla kendimizi Hint Okyanusu’na birakiyoruz. Ardindan minik sehirde tura çikiyoruz. Kiyida insanlar balik tutuyorlar. Dalistan dönen tekneler ekipmanlarini bosaltiyorlar. Ikimizin de Padi 1 yildiz brövemiz var. Hemen dalis okullarinin brosürlerini aliyoruz belki bir günü dalisa ayiririz düsüncesiyle. Limanda tekneler pesi sira. Kimileri hiz motoru, kimileri yelkenli, kimileri ise alti cam, akvaryum gezisi amaciyla kullaniliyor. Eger deniz dibini dalmadan, islanmadan görmek istiyorsaniz bu teknelerle gezi de cazip olabilir. Az ileride insanlar balik tutuyorlar. Arabamizi tam da Kuzey Afrika mutfaginin lezzetlerinden couscous restoraninin önüne park ettigimizi görüyoruz. Birçok Fransiz gibi couscous müptelasi olan esim hemen ertesi aksam için rezervasyon yaptiriyor.
























































































Ertesi gün ögleden sonra mayolarimizi giyip, aksam kiyafetlerimizi de yanimiza alip önce denize girmek için St. Leu, ardindan da St. Gilles’in yolunu tutuyoruz. St. Leu sahilinde bizden baska birkaç kisi daha var. Bu sahil de yine mercan adaciklariyla koruma altinda. Dalgalar kiyiya paralel mercan adaciklarinin üzerinden köpük köpük asiyor. Bu sahil yüzmek için güvenli ama yine de biz sahilden pek açilmiyoruz. Denizde keyif yaparken ilerideki tepeden rengarenk parapantelar gökyüzünde bizim sahile dogru süzülüyorlar. Günes batmak üzere, havadaki kizilligin içinde rengarenk parapantelar üzerimizde bir tur atip birer birer sahile inis yapiyorlar. Bu güzellikleri fotograflayabilmek için hemen fotograf makinami kapiyorum. Günes batti batacak, aklimizda bir gün parapante da denemeliyiz düsüncesiyle St. Gilles’deki couscous restoranina dogru yola çikiyoruz.



30 Aralik sabahi kahvalti akabinde St. Denis’e iniyorum turizm ofisinden adada yapilabilecek aktivitelerle ilgili detay bilgi almak üzere. Reunion adrenalin müptelalari için dogru adres. Helikopter veya ULM (Ultralight aircraft) ile ada üzerinde tur, parapante, tüplü dalis, trekking, rüzgar veya dalga sörfü bu aktivitelerden sadece birkaçi. Aktivitelerle ilgili brosürleri çantama atip sehirdeki Grande Marché, büyük pazara dogru yöneliyorum. Carsiya girer girmez üzerlerinde Gaugain’in Tahitili Kadinlar tablosunu animsatan figürlerin oldugu pareolar, çiçekli saç tokalari, islemeli masa örtüleri, rengarenk hasir sapkalar, çantalar, sIk ambalajli baharatlar ve vanilya paketleriyle egzotik bir adada oldugumu hissediyorum. Karsi koyamadigim birkaç seyi satin alip otele dönüyorum. Ögleden sonra Reunion’a gelirken yanimda getirdigim pastel boyalarimla iki resim denemesi yapiyorum. Aksam St. Denis merkeze iniyoruz. Nerede yemek yiyelim diye bakinirken bu sefer de arabamizi bir Türk restoraninin önüne park ettigimizi fark ediyoruz. Bu firsat kaçar mi? Tabi ki hemen daliyoruz içeri. Sahipleri Urfali. Önce Paris’e ardindan 2003 senesinde Reunion’a yerlesmisler. Keyifleri pek yerinde. Nasil olmasin? Harika bir hava, stressiz bir hayat, eh, iyi de kazaniyorlar. Kebaplarimizi bitirip bir daha görüsmek üzere sözlesip ayriliyoruz.




31 Aralik sabahi birkaç gündür adet haline getirdigim yüzme antremanim için havuz kenarina iniyorum. Yves odada bilgisayarinin basinda odayi home office olarak kullaniyor. Cantami hazirlarken bu sefer içine piyano notalarimi da koyuyorum. Daha önceki kalisimizdan otelin lobisindeki kuyruklu beyaz piyanoyu hatirlayip Nairobi’den notalarimi da beraberimde getirmistim. Lobiye indigimde çevrede pek fazla kisinin bulunmadigini görünce resepsiyon görevlisinden piyanoyu çalmak için izin istiyorum. Amacim Yves’e bir Yeni Yil sürprizi yapmak. Calmaya basladiktan yaklasik 3 dakika sonra Yves piyanonun basinda bitiyor. Ben sadece lobi ve civarinda duyuldugunu sandigim konserimin megerse tüm otele yayildigini ögreniyorum böylelikle.




Senenin son günü ve hayatimizda ilk defa bu aksam ne yapacagimizi, nerede yemek yiyecegimizi bilmiyoruz. Bundan da hayli keyif aliyoruz. Bakalim rüzgar bizi nereye götürecek? Adanin batisina, St. Gilles’e gitmeye karar veriyoruz. Saat 20.00 civari St. Gilles’e variyoruz. Insanlar halen üzerlerinde sort ve t-shirtler, parmak arasi terlikleriyle sokaklardalar. Birkaç saat sonra bir yil bitip, digeri mi baslayacak kimsenin umurunda degil. Allahtan kiyafetlerimizde abartiya kaçmadik. Üzerimde geçen yaz sonu Alaçati’da bir butikten aldigim uçus uçus bir bubuvari (bati Afrikali kadinlarin giydigi bir kiyafet) elbise, tek falsom biraz topuklu abiye ayakkabilarim. Eh, o kadar kusur kadi kizinda da bulunur. Restoranlari gözden geçiriyoruz. Fransiz menüsüyle Noel’e en uygun, samimi görüntülü birinde karar kiliyoruz. Saat 21.00’e kadar aperitif almak için bir baska bar/restorana gidiyoruz. Hiçbir sey hazir degil orada da. Restoranda o gecenin temasi Ruslar ve Rusya. Restoranin terasina kocaman bir buz getirmisler, üstünü votka siseleriyle süslüyorlar. Ardindan genç bir kiz etrafa yapay kar serpistiriyor, bizim de üstümüz basimiz dahil olmak üzere. Bize kirmizi seritli beyaz sapkalar ve yanip sönen bilezikler veriyorlar. Açilisi gecenin temasina uygun vokta ile yapiyoruz. Üzerine diger restoranda güzel bir kirmizi sarap esliginde yemegimizi yiyip, sampanyamizi da içtikten sonra St. Gilles’in sahiline iniyoruz ve kiyida yerimizi aliyoruz. Bizim gibi bir çok çift de inmis sahile. Tam gece yarisi havaifisekler gögü aydinlatiyor. Fransa’daki 14 Temmuz kutlamalarina benzemese de yine de fena hazirlanmamislar. Otelimize dönüyoruz. Sabaha karsi 4.30 civarlarinda Fransa’dan yeni yil kutlama telefonlari geliyor. Bilmiyorlar ki 3 saat farkimiz var ve biz uyuyoruz. Üstüne üstlük de yarin erkenden uyanip trekking yapmak gibi ulvi bir planimiz var.




Senenin ilk günü genelde bir gece önce geç yatildigindan ve de hayli içildiginden sagdan kalkip sola, soldan kalkip saga yattigimiz, bosa geçen bir gündür. Bizim için Afrika’ya yerlestigimizden beri bu durum degisti. Keyifli içip, dozunda birakip fazla geçe kalmadan uyuyup ertesi gün mutlaka bir aktivite yapiyoruz. Dolayisiyla senenin ilk günlerini pek sevmeyen ben artik pek bir müptelasi oldum.



Adada 3069 metre yüksekligindeki sönmüs volkan “Piton des Neiges” etrafinda yüzyillar içinde volkanik patlamalar neticesinde sekillenmis Cilaos, Mafate ve Salazie isimli 3 sirk ve bu üç sirkin de ertafinda trekking parkurlari var. Bu sene, senenin ilk günü aktivitesi olarak Sirk Mafate bölgesini seçiyoruz. Parkur 2 saat gidis, 2 saat dönüs olmak üzere toplam 4 saat sürüyor. Mafate’a gidis yolu sagli sollu yemyesil doga örtüsüyle kapli. Agaçlar o kadar sIk ki adeta bir bütünmüs gibi görünüyorlar. Daglarin tepesinden, agaçlarin arasindan beyaz kurdele seklinde akan sulara nedendir bilinmez ‘pisse en l'air’ yani ‘havaya iseyen’ adini vermisler. Sirk Salazie bölgesinde 100 adet “pisse en l’air’in bütün bir sene boyunca hiç durmadan aktigini ögrenince pek sasiriyoruz.
Sirk Mafate’a varinca parka arabamizi birakiyoruz. En yakindaki köy La Nouvelle’e iki saatlik yürüyüs mesafesindeyiz. Tiranmaya basliyoruz. Dagin tepesindeki bulutlar dagin eteklerine dogru iniyor, bizi adeta selamliyorlar. Bir süre bulutlarin içinden yürüyoruz. En tepeye geldigimizde tam o noktaya düsen bir helikopterde hayatini yitiren biri adina yapilmis bir anit mezarla karsilastigimizda ben biraz ürküyorum. Ürkme sebebim iki gün sonra ULM (Ultralight aircraft) ile ada üzerinde kus misali uçamayi planliyor olmamiz. La Nouvelle’e varisimiz dendigi gibi yaklasik 2 saat sürüyor. Gidis yönü basta tirmanma parkuru sonrasi genelde hep yokus asagi inisle rahatça geçiyor ama dönüs yolu acisini çikartacaga benziyor. Yol kenarinda piknik yapanlarla karsilasiyoruz. Gençler, çocuklu çiftler bu parkuru tercih etmisler. Hepsiyle selamlasip, iyi seneler diliyoruz. Kendimi Alplerdeki dag köyüne, çocukları sevmeyen büyük babasının yanına gitmekte olan Heidi gibi hissediyorum. Evler aynen Heidi’deki tasvir edildigi gibi. Köye vardigimizda yiyecek bir seyler bulmayi umuyoruz ama kapi duvar, kimse senenin ilk günü çalismiyor. Hatta açik buldugumuz bakkal bile ayin 10’una kadar her yerin kapali oldugunu söylüyor ve bize satis yapmiyor. Problem yok, tedarikliyiz nasil olsa. Sabahtan hazirladigimiz nevalemizi çikartip yiyor ve vakit kaybetmeden dönüs yoluna geçiyoruz. Parkurun baslangici hayli zorlu, tirman tirman bitecek gibi degil. En son 12 Aralik’ta Naivasha’da trekking yapmistik. Toplam 2 saatlik bir parkurdu ve bu kadar zorlayici degildi. Neyse, daha sIk trekking yapmamiz gerektigine karar veriyoruz. Toplam gidis dönüs 4 saat 15 dakikada arabamizin yanindayiz. Sis basmis, hava isisi hayli düsmüs, biraz üsüyoruz.
Ertesi gün kahvalti akabinde yine yola koyuluyoruz. Ilk duragimiz havaalani. Amacimiz yarin sönmüs volkan etrafindaki sirklerin ve halen aktif olan volkanin üzerinde uçus yapacagimiz ULM’leri görmek, eger yetkililer oradaysa konusup uçuklarla ve uçusla ilgili bilgi almak. ULM’lerin sahibi ve bir pilotla tanisiyoruz. Uçaklar iki kisilik, pilot disinda sadece bir yolcu kapasitesi var. Içine disina alici gözüyle bakiyor, hadi hayirlisi deyip oradan ayriliyoruz.




Hangarda uçagi ve hangari olan bir hanim araniyor yazili ilan gözümüze takiliyor.


Bu sefer amaç adanin güney dogusundaki dünyanin en aktif volkanlarindan biri olan, 2631 metre yüksekligindeki 500.000 yildir aktif “Piton de la Fournaise” civarinda trekking yapmak. 2010’da Piton de la Fournaise Ocak, Ekim ve Aralik basi olmak üzere 3 kere püskürmüs. Arada sarsintilar hissedildiginden Piton de la Fournaise’nin en son püskürdügü kraterine güvenlik nedeniyle trekking parkuru kapaliydi. Biz de 600 basamakla volkanin uzunca yillar boyunca sekillendirdigi ve sekillendirmeye de devam ettigi minik kraterinin de bulundugu sirke iniyoruz. Görüntü muhtesem. Ileride Piton de la Fournaise vakur bir sekilde sahnede yerini almis, biz onun eseri üst üste lav katmanlarinin olusturdugu sirkdeyiz. Taslasmis lavlarin üzerinde yürürken isi degisimi dolayisiyla olusmus çatlaklarin arasindan boy gösteren ciliz bitkilerin fotograflarini çekiyoruz. Volkanin bir sonraki aktivitesine kadar sürecek kisa hayatinizin tadini çikartin diyorum bitkilere. Piton de la Fournaise dünyadaki en aktif volkanlardan. Normalde senede 1 kere aktif hale geçiyor. Ama bu sene az önce de bahsettigim gibi 3 kere püskürmüs. Minik kraterin tepesine çikip etrafinda yürüyüs yapiyoruz. Eger izin verilse Piton de la Fournaise’in tepesine yürümeyi isterdik ama ekipman olarak da hazirlikli degiliz. Zira her yerde eger volkanin tepesine yürüyecekseniz yaniniza kalin kiyafet, su, yiyecek, vs alin diye yazili tabelalar var. Her yil tedbirsiz bir kaç doga yürüyüsçüsü sis basmasi neticesinde yolunu kaybedip, geri dönemiyor ve yanlarinda da kalin kiyafetleri ve sulari olmadigindan hayatlarini kaybediyorlarmis. 600 basamagi geri çikmak bizi biraz zorluyor. Volkani yakindan gördük, fotografladik, kraterlerinden birinin etrafinda yürüdük, simdi sira her püskürdügünde adanin güney dogu kisminin haritasi degisen sahiline inip volkanin yillar içinde dogaya nasil sekil verdigini görmekte. Lavlar kalin seritler halinde denize dogru akmis ve taslasmislar. Öncelikle 2007’deki aktivitesinin lav kalintilarini görüp duruyoruz. Taslarin arasindan sicak hava adeta yüzümüze üflüyor. Taslara dokunamiyoruz bile. Oradaki bir bey bu sicakligin volkanin yakinda püsküreceginin bir göstergesi oldugunu söylüyor. Denize dogru uzanan taslasmis kapkara lav seritlerinin akabinde birden yemyesil doga örtüsü basliyor. Ardindan yine taslasmis lav seritleri ve ardindan yine yemyesil agaçlar. 1977 senesinde Piton de la Fournaise püskürmeye basladiginda lavlar çevredeki köyün kilisesinin sagindan ve solundan geçmis, kiliseye hiç hasar vermemis. O günden sonra yanmayan kilise 'L’église Notre-Dame-des-Laves / Notre Damme Lavlarin Kilisesi' olarak anilir olmus. Adanin güney dogusunda lavlarin denize ulastigi bu bölgede yagmur yagdiginda buharlasma ve yogunlasma yüksek oldugundan sis iniyor ve kiyiya paralel geçen yoldan arabayla geçise izin vermiyorlar. Lav hatlarinin çok da uzaginda olmayan yerlesim yerlerini görünce sasiriyoruz. Burada insanlar nasil huzurla uyuyabilir ha püskürdü, ha püskürecek bir volkan tepelerindeyken?
3 Ocak sabahi erken bir kahvalti ardindan havaalanina geliyoruz saat 8.30’a rezerve ettigimiz iki ULM (Ultralight aircraft) ile ada üzerinde uçus yapmak için. Mekanizmasinin büyük uçaklarla ayni, ama minik bir kopyasi oldugunu ögrendigimiz uçaklarin bir tehlike aninda kullanilmak üzere parasütleri de var. Minicik, oyuncagimsi uçaklardan ben birine, Yves digerine pilotlarla birlikte biniyoruz. Türkiye’de kimseye söylemiyorum ULM ile uçus yapacagimizi. Anneme bahsetsem ertesi gün benden “Anne hayattayim” diye telefon gelene kadar uyumaz. Biz küçükken benim her gereksiz adrenalin denememde, mesela her agaç tepesine çikigimda türlü numaralarla beni asagiya indirmeye çalistigini hatirlayip, buna da su koyar düsüncesiyle ablama da bahsetmiyorum ULM projemizden. Bahsetsem basima gelecekleri biliyorum. Internete girilecek ve ULM ile ilgili tüm bilgiler taranacak. Ardindan excelde ULM kazalariyla ilgili bir tablo hazirlanip tarafima gönderilecek. Neme lazim? Kararimizi vermisiz, kafamizi bulandirmanin alemi yok deyip kaza aninda kolay teshis edilebilmek için hüviyetlerimizi deyanimiza alip havaalanina dogru yola çikiyoruz. Ne olur ne olmaz? Havaalaninin uçus kulesi uçus iznini veriyor ve Yves’in uçagi benimkinden önce ayriliyor pistten. Biz de pesinden. Ben ilk basta biraz tedirginim. Ancak manzaranin mükemmelligi karsisinda kisa bir süre sonra tedirginligimi atip bol bol bu güzellikleri fotograflamaya basliyorum. ULM çok gürültülü oldugu için kafamizda kasklar ve kaslarimizdaki mikrofonlarla konusuyoruzpilotla. Pilot Madagaskar dogumlu uzun bir süredir Reunion’da yasayan bir Fransiz. Fransizcasinda o agir Madagaskar aksaninin olmamasi hayli sasirtici. Ilk olarak Sirk Salazie’nin üzerinden geçiyoruz. Salazie ve bölgesi adanin en çok yagis alan bölgesiymis. Eh agaçlarin sikligi ve yesilin renginden bu kolayca anlasiliyor. Sirk Salazie’de hani o daha önce bahsettigim havaya iseyen daglarin tepesinden beyaz kurdelalari çagristirarak akan sulari görüyoruz. Ardindan adanin güney dogusuna, aktif volkan Piton de la Fournaise’e dogru yöneliyoruz. Kraterin tam da üzerini bulutlar kaplamis. Biz de civarini görüyor ve fotografliyoruz. Bir sonraki etap adanin bati yakasi. ULM ile yan yatip iki kere kendi ekseni etrafinda daireler çiziyoruz. Pilot uçagin kontrolünü kisa bir süreligine bana birakiyor. ULM’i biraz yukariya, biraz asagiya, biraz saga, biraz sola kaydiriyorum. Az sonra Yves’in içinde bulundugu ULM bizimkinin yanina geliyor. Onlardan daha zayif olmanin avantajiyla daha yüksekten uçabiliyoruz. Birbirimizin fotograflarini çekiyoruz. Bu turu görüs açikken, ada bulutlarla kaplanmadan önece, yani sadece sabahlari yapiyorlar. Ögleden sonra adanin daglik bölgeleri tamamen bulutlaniyor. Sirk ve volkan görülemeyecekse de uçmanin bir anlami olmuyor. Hem bulutlarin içinden de uçus izni vermiyorlar ULM’lere. Mercan bariyerlerinin kiyiya paralel oldugu adanin bati yakasindan geçiyoruz. Kiyida insanlar dalga sörfü yapiyorlar. Digerleri günesleniyor. Bir kaç yelkenli kiyiya paralel seyir ediyor. Dün ve bir önceki gün trekking yaptigimiz yerlerin kus bakisi fotolarini çekiyoruz. Bu fotograflari çekerken kuslar ne kadar da sanslilar, böylesine doga harikalarinin üzerinde özgürce uçabildikleri için diye düsünüyorum. St. Denis’e Roland Garos Havaalani’na tam yaklastigimizda yagmur basliyor. Yalitimimsiz oldugunu böylelikle ögrendigim ULM’imizin camindan yagmur sulari giriyor. Havaalanina dönüyoruz suratimizda kocaman bir gülümsemeyle. Yemyesil bir peyzaj, aralardan akan sular, sönmüs volkan Piton des Neiges’in yüzyillar içinde olusturdugu sirkler ve rüzgarin ahengine kendini birakmis, sekilden sekile giren bulutlarin üzerinde uçmak insana ayri bir özgürlük duygusu veriyormus. Bu keyifli yolculugu bir daha denemeli, ama ne zaman diye düsünüyorum.









St, Paul’de Cuma ve Cumartesileri kurulan pazarin methini duyup son gün otobüse atlayip pazara gidiyorum. Ne Alaçati pazari, ne Dinard pazari yarisabilir bu pazarla. Olsa olsa yillar öncesinin Sali Pazariyla boy ölçüsebilir boyutta St. Paul pazari. Pazarin nerede kuruldugunu sormaya gerek görmeden otobüsten inen diger kadinlarin pesine takiliyorum. Pazar rengarenk. Bir tarafta litchi, tamarin gibi adini hiç duymadigim ilginç tropik meyve ve sebzelerin satildigi tezgahlar. Az ileride tiril tiril elbise ve pareolar. Kösede yine çiçekli tokalarin sergilendigi ayri bir tezgah. Capcanli renkli hasir sapka ve çantalar. Sapka ve çantalarda aklim kaliyor. Eh, St. Denis’deki büyük pazardan bir hasir çanta aldim ama tasiyamam düsüncesiyle sapka alamamistim. Yine karsima cazip renk ve sekilleriyle sapkalar çikinca bir kaçini deniyorum ama almadan ilerliyorum aklim o tezgahta kalarak. Pazarda daha fazla oyalanmadan St.Denis’e giden bir otobüse atliyorum. Ögleden sonra haftasonunu geçirmek üzere komsu ada Moris’e (Mauritius) geçiyoruz. Haziran 2010 gezimizde Moris Adasi’na da ugramis, gezdigim kadarini blogumda yazmistim. Moris Adasi anilarimla bir sonraki yazimda bulusmak üzere simdilik hosçakalin...

30.7.10

Haritada minicik bir nokta-Mauritius Adasi

Adalar
Adalar
Hiç çikamayacagimiz adalar
Hiç inemeyeceğimiz adalar
Bitkilerle örtülü adalar
Dilsiz adalar
Kıpırtısız adalar
Adsız unutulmaz adalar
Fırlatıyorum işte ayakkabılarımı bordanın üstünden
Gitmek isterdim çünkü sizlere değin


(Blaise Cendrars'ın şiirinden çeviri)


Madagaskar ile baslayan, Reunion ile devam eden kutlu dogumgünü haftam Blaise Cendrars'in özlemini duydugu adalardan birinde, Mauritius’da devam ediyor. Reunion’dan Mauritius’a geçmek üzere havaalanina geliyoruz. Fransizlarin tatil için favori adasi, bir süredir Türklerin de diline pelesenk olan su meshur Mauritius Adasi’ni nihayet biz de görecegiz. Bu sene Mayis ayiydi sanirim Izlanda’da aktif hale geçen volkanik dag Eyjafjöll’in külleri yüzünden Fransa’dan arkadaslarimiz Mauritius’da bir kaç gün mahzur kalmislardi. Mahzur kalmis demek yanlis olur. Fransizlarin kendilerini adeta evlerinde hissettikleri tatil köyü Club Med’de bir kaç gün daha misafir edilmislerdi. Gerek bu arkadaslarimizdan gerekse Nairobi’de yasayan Maurituslu arkadaslarimizdan ada ülkelerinin methini her bulustugumuzda duyunca, artik Mauritius’a gitmek vacip olmustu bizim için.




Reunion’a günes battiktan sonra indigimiz için adanin panaromik güzelligine tam vakif olamamistik. Uçak havalanir havalanmaz fotograf makinami elime alip yüzyillardir süre gelen volkanik hareketlerin maharetiyle olusmus nefes kesici doga güzelliklerini fotografladim uçagin penceresinden. La Reunion’un volkanik yapisi yükseltilerden ve aralara serpistirilmis krater göllerinden hemen anlasiliyor.





Mauritius’a vardigimizda Afrika’da hiç de alisik olmadigimiz kadar düzenli ve bakimli bir havaalani size karsiliyor. Insanlar da bir o kadar güler yüzlü. Hiç bir problemle karsilasmadan kapida vizemizi alip otelimize dogru yola çikiyoruz. Biz otele dogru yol alirken size biraz Mauritius’un tarihinden bahsedeyim.


Maskaren Adalari’nin parçasi olan Mauritius, St.Brandon, Rodrigues ve Agalega Adaları da dahil olmak üzere Hint Okyanusu’nda bir ada cumhuriyeti. Ada ilk olarak Araplar tarafindan, farkediliyor. Ardindan da 16. yüzyılın başlarında Portekizliler Gasco da Gama”nin Ümit Burnu’nu kesfetmesiyle Hindistan’a dogru uzanirken yollarinin üzerindeki Mauritius Adasi’ni kesfediyorlar. 16. yüzyilda, ressamın biri ne zaman bir dünya haritası çizecek olsa, karısı hemen "Kocacığım şuracığa bir ada koyuver, yalnız benim olsun" dermiş. Ressam da bu isteği uysallıkla yerine getirirmiş. Bu tür adalar o günün haritalarından hiç eksik olmazmış. Mauritius o ressamin elinden çikma, hayali bir ada degil ama 2.040 km2lik kapladigi alanla Madagaskar'ın 900 km. kadar doğusunda, Hindistan'ın da yakladik 3.943 km güneybatısında konuslanmis harita, üzerinde bulunmasi hayli zor, minicik bir nokta. O dönemde nedense ne Araplar ne de Portekizliler yerlesiyor adaya, ta ki 17. yüzyida Hollandalilar tarafindan kesfedilene kadar. Ardindan da 18. yüzyılda Fransızlar tarafından işgal ediliyor ada. Ah su Fransizlar ah!


Napolyon savaslari sirasinda adanin kontrolü Ingilizlere geçmis. Afrika’daki ülkelerin, adalarin kaderi uzun bir dönem Avrupa ülkeleri tarafindan isgal edilmek ve sömürülmek. Günümüzde sömürgecilik bitti diye düsünsek de Afrika’daki Cinli istilasini görünce sömürgecilik sekil degistirdi diye düsünmeden edemiyorum. Neyse, biz konumuza dönelim. Mauritius nihayet 1968 yilinda bagimsizligina kavusuyor.

Mauritius’da yerel dil Fransizcaya çok benzeyen Mauritius Kreolü ve Ingilizce. Ingilizce kagit üzerinde yerel dil, ancak günlük yasamda neredeyse kimse Ingilizce konusmuyor, sadece Kreol ve Fransizca. Mauritius'da da Reunion’daki gibi TV5’deki Simpson Ailesi’nin Fransizcasi konusuluyor. Gezinin basindan beri bu sevimli aksana maruz kalinca biz de esimle ortama uyup Simpson Fransicasi konusmaya basliyoruz. TV programlari ve gazeteler Fransizca. Fransizlardan sonra Ingilizler adanin yönetimini ele geçirmis olsalar da kültürlerinden pek de bir sey birakamamislar geride. Uzun yillar sonra bile Fransizlarin etkisi hala hissediliyor.

Madagaskar ve La Reunion’da oldugu gibi burada da ada irki ne tam Asyali ne tam Afrikali, ikisinin güzel bir karisimi. Ada halkinin çogunlugu Hint kökenli, azinligi ise Afrika, Cin ve Avrupa’dan gelip yerlesmis halk olusturuyor.


Mauritius’un da varligi, 8-10 milyon yil önce Reunion Adasi’nda oldugu gibi denizalti volkanik patlamalarla baslamis ve bu uzun zaman diliminde günümüz sekline ulasmis. Mauritius’daki volkanik daglar artik aktif degil, ancak Reunion’daki aktif volkan hemen hemen her sene adanin haritasini yeniden sekillendirmeye devam ediyor. Genisçe bir ovanin etrafinda sekillenmis Mauritius Adasi’nin 828 metre yüksekligindeki sönmüs volkanik daginin adi «Piton de la Petite Rivière Noire ».

Bizim adada bulundugumuz dönem kisa denk geldi. Genelde tropical bir iklime sahip Mauritius. Mayis ayindan Kasim ayina kadar kuru kisi yasiyor. Kasim ayi ile Mayis arasi ise sicak, yapis yapis ve nemli, hatta bazi seneler tarihe geçen siklonlarin yasandigi bir dönem. Eyvah, önümüzdeki Aralik ayi Noel ve yeni yili da içine alan bir aylik dönemi Madagaskar, Reunion ve Mauritius üçgeninde geçirmeyi planlayan bizleri acaba ne gibi doga sürprizleri bekliyor? Volkanik patlama, siklon???

Evet, size bu bilgileri verirken minik bir yarimada üzerine kurulmus, sevimli otelimize ulastik bile. Odamiza yerlestikten sonra simdiye kadar sadece kartpostallarda gördügümüz güzellikleri, denizin turkuvaza çalan rengini bir palmiyenin gölgesinde gözlemleyip, kitabimi okurken hayallere dalip, ardindan pudravari kumsalinda yürüyüse çikip, hafif serince sularinda kendini doganin essiz güzelliklerine birakma zamani.









Pudravari kumsalda yürürken basinda hasir sapkasi, bungalowunun taraçasinda karsisindaki essiz manzaraya bakarak resim yapan yaslica bir hanimi imrenerek göz ucuyla izliyorum. Evet, Aralik ayinda ben de resim malzemelerimi mutlaka getirmeliyim buraya. Bu güzellikleri resmetmemek gerçekten büyük kayip.

Mauritius Adasi’ni çevreleyen mercan adaciklari köpek baliklarina adeta geçit vermiyor ve turistlere denizden faydalanmalari için korunakli bir ortam olusturuyorlar. Içimde yine de “Ya, mercan adaciklarinin arasinda bir yarik var da oradan köpek baliklari sahile ulasirsa?” diye düsünmeden edemiyorum. Ama yine de fazla açilmadan denizin keyfini çikartiyorum. Deniz biraz serin, disarisi da rüzgarli. Ikisinin birlesimiyle denizden çikinca biraz ürpersem de, yine de harika…

Esimin toplanti seyahatine kaynak yaptigim için Madagaskar’in iki günü disinda gerek Reunion, gerekse Mauritius’da gündüzleri yanlizim.

Ikinci gün ada turuna çikmaya karar veriyorum. Ilk durak “Greyfurt Botanik Bahçeleri” anlamina gelen “Pamplemousses Botanical Gardens”. Rehber esliginde daliyorum greyfurt bahçesine. Yanlis anlasilmasin ortada greyfurt falan yok. Adini yakinlarinda bir dönem greyfurt yetistirilen bir bölgeden alan bahçe tam bir arboretum. Envai çesit agaç, bitki bir arada memnun mesut gül gibi geçinip gidiyor. Baobab isimli ama sekil olarak baobabla yakindan uzaktan benzerligi olmayan bir agaç (2 sene baobablar içinde Angola’da yasamamis olsam babobab budur iste diyecektim ama demek böylesi de varmis diyorum), sise seklinde palmiye, helicopter palmiyesi, fil ayagi, vs, vs. Hepsinin orijinal bir ismi var. Amazon Ormanlari’ndan getirilmis nilüfer yapraklarini görmek için bile bu bahçeye gelinirmis diye düsünüyorum. Her bir yaprak bir ayda en büyük boyutuna ulasiyor, ardindan çürümeye basliyor. Her bir yapyagin çapi 1 metreden büyük ve en büyük haline ulastiginda 50 kiloyu tasiyabilecek güce sahip oluyor. Tüh, be! 3 kilo daha vermem lazim nilüfer yapraginin üzerinde keyif yapabilmek için. Ardindan dev kaplumbagalarin tellerle çevrilmis bir mekana hapsedildigi yere geliyoruz. Zanzibar, Prison Island’da dev kaplumbagalarin özgürce yasadiklarini görüp, onlari kendi elimle besledikten sonra. açikçasi hiç de ilgimi çekmiyorlar.






















Greyfurt Bahçesi’nden dönerken Mauritius Adasi’nin bassehri Port Louis’de durakliyoruz. Sehrin tam ortasinda, deniz kiyisina kurulmus kocaman bir alis veris merkezi. Içeri hizla daliyorum, saga sola kaçamak bir göz attiktan sonra karnimi doyurup firliyorum disari. Yine yola koyuluyoruz.








Yol boyunca sagli sollu seker kamisi tarlalari bize eslik ediyor. Rüzgarin etkisiyle seker kamislari adeta dans ediyorlar. Harika bir görüntü.




Sonraki istikamet krater gölü. Evlerin arasindan tirmanarak kraterin bulundugu yere ulasiyoruz. Tamam, volkan sönmüs ama belli mi olur, ya bir gün yine aktif hale geçerse? Krater gölüne hiç bu kadar yakinda yasamak istemezdim açikçasi. Bu volkanik krater de Kenya, Rift Vadisi’ndeki krater göllerini gördükten sonra pek bir minyatür geliyor gözüme.






Bu günlük bu kadar kesif yeter deyip otele dönüyorum. Pudravari kumsallari, turkuaz deniziyle ünlü Mauritius Adasi’ndan ayrilmadan önce bu güzelliklerin bir kez daha tadina varmak istiyorum. Günesi sahilde batirmak hayaliyle solugu deniz kiyisinda aliyorum. Bungalowunun taraçasinda resim yapan hanim yine biraktigim yerde bu sefer model olarak manzaraya esini de eklemis. Bir manzaraya, bir esine bakip tuvaline attigi firça darbeleriyle bu güzellikleri ölümsüzlestiriyor. Olsun, ben de bu seferlik bu güzellikleri sadece fotografliyorum.




Iki gün Mauritius'u deneyimlemek için hayli kisaydi.



Bekle beni Mauritius!



Tuvalim, firçalarim ve boyalarimla yine sana geri dönecegim...