20.8.09

Bu köye erkek sinek bile giremez...



"Kocaları tarafından dövülen, askerler tarafından tecavüze uğrayan kadınlar, bu duruma daha fazla dayanamayip, sadece kadınların yaşadığı bir köy kurmuslar.

Bu ilginç köy hem de Kenya'da, Kenya Dagi yakinlarinda Samburu bölgesindeymis. Köyün adi, Swahili dilinde birlik anlamina gelen"Umoja". Bu köyde sadece kadınlar yaşıyor. Köy, kocaları ve babaları tarafından şiddete uğramış, ya da tecavüze maruz kalmış kadınların sığındığı bir yer haline gelmis. Bu fikrin kurucusu Nagusi Lokemu adlı bir kadın. Lokemu, 90'lı yılların başında BM Barış Gücü bünyesinde görev yapan üç İngiliz askeri tarafından tecavüze uğramıs. Suçlu olmadığını düşünen kadın, kocasına tecavüze uğradığını anlattığında şiddet görmüs. Kocası esinin ailesine leke düşürdüğünü düşünmekteymis. Gururu incinen Nagusi Lokemu, aynı durumda olan 13 kadınla birlikte Kenya'nın başkenti Nairobi'nin 350 kilometre uzağında terk edilmiş bir arazide "Umoja" köyünü kurmus. Köyü ilk kurduklarında bürokratik engellerle karşılaştıklarını söyleyen Lokemu, zamanla devlet görevlilerinin de bu durumu kabul ettiğini söylüyor.

Köyde yaşayan kadınlardan bir tanesi akıcı İngilizce konuştuğu için, uluslararası yardım kuruluşlarına mektup yazarak yardım istemisler. Bugün Umoja köyüne Avrupa Birliği ülkelerinden, Afrika Vahşi Yaşamı Koruma Vakfı gibi kuruluşlar maddi yardımda bulunuyor. Erkeksiz köyün kadınları, ayrıca inek yetiştirerek süt ve ürünlerini satıyor. Turistler için de köyün dışında kalmaları için ağaç evler oluşturulmus. Kadınlar köyde kendi kurallarını koymus, hiç bir erkek köye giremiyor. Ancak cinsel ihtiyaçlarını nasıl giderdikleri sorusuna ise gözlerini kaçırarak şu cevabı veriyorlar: "Erkeklerin canı ceheneme." "

20/08/09 Mustafa Karakuş/hurriyet.com.tr

Hürriyet Gazetesi'nin bugün tarihli Mustafa Karakus'un makalesini okuyana kadar Kenya'daki Umoja köyünden bihaberdim.
Türkiye'de kadina yönelik şiddete karşı mücadele amacıyla kurulan Mor Cati'nin Kenya'daki örnegi Umoja'yi en kisa zamanda ziyaret edip, bu eli öpülesi, cesur kadinlarla tanismaliyim.

Eh artik Yves için de uygun bir tebdil-i kiyafet düsünmemiz gerekecek bu durumda:-).

2.7.09

Sizin Kahveniz Nerden Olsun?

Bir önceki seyahatimizde Etopya'nin kuzeyinde Axum ve Lalibela'yi gezmistik. Geçen haftaki seyahatimizde ise bu sefer Bahir Dar ve Gondar'i ziyaret ederek kuzeyini bitirdik Etopya'nin. Darisi güneyine, Etopya'nin tüm etnik gruplarinin halen yasadigi Omo Vadisi'nin basina.


Etopya ile ilgili bir yazi dizisine baslamistim "Insanligin Besigine Yolculuk" basligi altinda.



Bu yazi dizisine Bahir Dar ve Gondar'la devam etmeden önce Etopya ile özdeslemis kahveden bahsetmek istiyorum. Asagidaki satirlari Angola'da yasarken blogcu'daki "Angola ile tanismak ister misiniz?" baslikli blogumda yayimlamistim.




Buyrun okuyun kahve ile ilgili gerçekleri;





Geçmisi bin yil öncesine dayanan kahvenin tarihi de lezzeti kadar hayli zengin. Kahve'nin ilk olarak Brezilya ve Yemen'de üretildigine dair inanis hayli yaygindir halk arasinda. Hatta kahvemizi uzun süre bekledigimizde esimize, dostumuza "Kahveler nerede kaldi? Yoksa Yemen'den mi geliyor?" diye çok kereler takilmisizdir. Hep "Yemen'den gelir" denilen kahve, aslında Habeşistan (şimdiki Etopya) kökenli bir bitki. 1000 yıllarında kahve sadece Habeşistan’da biliniyor ve kullanılıyormus, ama bir içecek olarak değil, yiyecek olarak. Önce fırında kavruluyor, sonra değirmende çekilerek un haline getiriliyor ve yağla yoğrularak yapılan hamur, ekmek gibi şekillendirilerek tekrar fırına veriliyormus. Yoksul halk gününü bir somun kahve ekmeğiyle geçiriyormus o dönemde. Kahvenin içecek olarak kullanılmaya başlaması 15. yüzyıllın ortalarına denk geliyor. Savaşçılara enerji vermek için de kullanıyorlarmis kahveyi. Milattan sonra 11. yüzyıl civarında Etopyalılar kurutulmuş kahve çekirdeklerini suda mayalandırarak bir tür şarap da üretmisler. Kahvenin ilk kez sicak içecek olarak kullanimina ayni donemde Arap Yarımadası’nda baslanmis. Kahve dünyaya Afrika kitasindan yayilmis. Kahvenin uyarıcı etkileri eski zamanlarda bir tür dinsel güç olarak algılanırmis. Mistik bir anlam yüklenen kahve içeceği rahiplerle ve hekimlerle özdeşleştirilmis. Bu büyülü çekirdeğin keşfine yönelik iki yaygın efsanenin doğmasına bu nedenle şaşmamak gerek. Bir efsaneye göre; Etopya'da Kaffa sehrinde bir manastirda yasayan din görevlileri bir bitkinin tohumlarini yediklerinde keçilerin canlandigini gözlemlemisler ve bu bitkiyi kendileri de kaynatip içmeye baslamislar. Böylece bütün gece süren ayinlerinde uyanık kalabiliyorlarmis. Aslinda kahveyi ilk kesfedip, müptelasi olanlar keçilermis.İkinci efsaneye göre; bir Müslüman derviş düşmanları tarafından kentten çöle sürülmüs. Güneş, susuzluk ve açlıktan ölmek üzere olan dervişe gaipten gelen bir ses yakınındaki bitkinin meyvelerini yemesini söylemis. Elindeki son suyla kahve çekirdeklerini ıslatan derviş bunları çiğnemeyi başaramayınca ıslattığı suyu içmis ve bir anda gelen kudreti Tanrı’nın bir işareti olarak yorumlayip, her şeye rağmen kentine dönerek inancını yaymaya baslamis. Ismini bulundugu yer olan Kaffa'dan alan bu bitki daha sonralari degisik dillerde kahve/coffe/kaffee/café/koffie/kawa/cafea/kophe/kafei/kava/kohi, vs olarak adlandirilmis. Tüm lisanlarda üç asagi bes yukari benzer kelimeler kahveyi ifade etmekte. Orta Cag'in sonlarina dogru Kaffa'dan Yemen'e ve Mekke'ye götürülen kahve haç görevlerini yerine getiren müslümanlar tarafindan kendi ülkelerine götürülmüs ve böylece kahve dünyayla tanisip, yayilmaya baslamis. Osmanlı İmparatorluğu Yemen’e doğru genişledikçe, Osmanlılar kahveyle tanışmislar ve onu ilk kez ateşte kavrulduğu yer olan Türkiye’ye götürmüsler. 1550 yılında, ilk kahvehane İstanbul’da açılmis. Ve kısa sürede kahvehaneler, insanların biraraya gelerek kahve içtikleri, tartıştıkları, fikir alışverişinde bulundukları ve iş konuştukları mekanlar durumuna gelmis. Starbucks'in da fikir babalari bizler oluyoruz bu durumda. Kahvenin yolculuğunda bir sonraki adım, Venedikli tacirlerin 1615 yılında, ilk kahve tohumlarını İstanbul’dan Venedik’e götürmeleriyle gerçekleşmis. Böylelikle İtalyanlar’ın asla vazgeçemedikleri kahve tutkuları da başlamış. Bugün İtalya’da günde 38 milyon fincan kahve tüketildiği söylenmekte. 1683’teki Viyana kuşatması sırasında, Osmanlılar arkalarında çuvallar dolusu yeşil kahve tohumu bırakmışlar. Viyanalılar ilk başlarda bunun deve yemi olduğunu düşünmüşler ama kuşatma boyunca Türkler’i izleyen gizli ajanlar, bu tohumların gerçek öyküsünü bildikleri için, kısa sürede “Türk içkisi” içilmeye başlanmış. Viyana’da görevli olan Fransız devlet bakanı Talleyrand kahve için şunları söylemiş:“Şeytan kadar kara, cehennem kadar sıcak, melek kadar saf, aşk kadar da tatlı.”Angola'nın Portekiz kolonisi olduğu 16. yüzyılda Avrupa yeni yeni kahve ile tanismaya baslamis. Portekizliler Angola'ya ilk ayak bastiklarinda bu ülkenin petrol ve elmas gibi dogal zenginliklerinden bihaber, kahve üretiminin o dönemde bu ülkede hayli yaygin oldugunu görüp buradan Portekiz'e kahve ticaretine baslamislar. Günümüzde Angola ekonomisinin miheng taslari olan petrol ve elmas kahvenin tahtini elinden almis. Portekiz ile yasanan bagimsizlik savasi ve sonrasindaki etnik savas sirasinda kahve üretimi önemli ölçüde sekteye ugramis Angola'da. Etnik savas sirasinda politik partiler kahve üreten çiftlikleri ele geçirmisler. Bu dönemde çiftçiler bu politik partiler adina kendi çiftliklerinde isçi olarak devam etmisler çalismaya. Baris elde edildikten sonra da üretim yapacaklari ne topraklari ne de maddi olanaklari oldugundan kahve üretimi önemli ölçude sarsilmis. Uygun iklim ve uygun topraklar olmasina ragmen günümüz Angola'sinda kahve hemen hemen üretilmiyor denilebilir.Kahve üretimini yeniden canlandirmak amaciyla Angola hükümetinin köylünün elinden biran önce tutmasi dilegiyle.

---

Kahve çiçegi ve kahve çekirdegi



Sizin kahvenizi nerden tercih edersiniz?




Ben sade bir Türk kahvesi rica edeyim...

1.7.09

Havada neler oluyor?

2 Haziran 2009, Fransa bahar tatilimizin son gününde esimin annesinin St. Malo'daki evinde veda yemegindeyiz. Yemek bitmis, tam kapidan çikmak üzereyken cep telefonum çaldi. Arayan ablamdi. Heyecanli bir sesle nerede oldugumuzu, Paris'den Nairobi'ye ne zaman uçacagimizi sordu. Cevabimin akabinde "Rio'dan Paris'e uçmakta olan bir Air France uçagi okyanusa çakilmis, duydunuz mu?" dedi. Yine baska bir seyahatimiz öncesinde Amsterdam Havaalani'na çakilan THY uçaginin haberini vermisti. Kendisini burada ailemizin felaket tellali olarak ilan ediyorum. Esimin ebeveynleriyle tam vedalasirken tekrardan içeri girip internetten arastirdik, ne zaman olmus, kazanin nedeni belli mi, vs, vs. Nedeni nasil belli olsun hemen, uzerinden yaklasik bir ay geçmesine ragmen kazanin ne kara kutusu bulunabildi, ne de doyurucu bir açiklama yapilabiliyor. Kisacasi her kafadan ayri bir ses çikiyor. Neyse biz bu moralle esimin annesi ve babasiyla vedalastik ve Paris'e dogru yola çiktik. O gece Paris'de Roland Garros sayesinde zar zor yer buldugumuz bir otelde konaklayip ertesi sabah Swiss Havayollari'nin Paris-Zürih saat 07:00 uçagina bindik. Teknik bir problemden ötürü yaklasik 1 saat gecikmeyle uçagimiz havalandi. Bu gecikmeyle Zürih-Nairobi uçagini yakalamamiz biraz tehlikeye girmisti, ama neyse zar zor da olsa o uçagi da yakaladik. Nairobi semalarina kadar uçusumuz rahat geçti. Ancak uçagimiz Nairobi hava kosullarinin elverisli olmamasi nedeniyle yaklasik yarim saat havada dolandi ve Nairobi'ye inis yapmadan Tanzanya'nin kiyi sehri Daressalam'a inis yapti. Yaklasik 1 saat Dar Havaalani'nda bekleyip oradaki yolculari da aldiktan sonra Nairobi'ye yaklasik 3 saat gecikmeli olarak, ama tek parça olarak indik. Swiss Havayollari her zaman dakikligi, servis kalitesiyle bizim gözümüzde bir numaraydi, hele bu uçusta uçus ekibinin risk almamasi ve profesyonelligi dolayisiyla bir numaradaki yerini garantiledi.


2005 senesinde Kenya Havayollari'nin bir uçagi Kamerun'dan havalanirken hava kosullarinin uygun olmamasi nedeniyle düsmüstü. Dün de Yemen Havayolla'rinin bir uçagi Komor Adasina inmeye hazirlanirken yine hava kosullarinin inise elverisli olmamasi nedeniyle düstü.


Ardi sira gelen kazalara ragmen uçak yine de en güvenilir ulasim araci. Ancak tüm havayollarindan uçus güvenligi ile ilgili tüm önlemleri almalarini ve hiç bir seyi sansa birakmamalarini temenni ediyorum.

Herkese güvenli uçuslar...

15.6.09

Ali Baba'nin Hazinesi

Sene 2006, aylardan Haziran...

Istanbul'dan Fransa'nin kuzey bati sehri Dinard'a yola çikis zamani gelmis, çatmis.
Göztepe'deki benim ve Bebek'teki esimin evi hummali bir sekilde toplanip kolilere yerlestiriliyor. Bebek'teki evden ben, Göztepe'deki evden de annem mesul. Biz sadece nakliyat sirketinin elemanlarina nezaret ediyoruz. Iki evde de üç gün süren hummali çalismadan sonra esyalar toplanmis, itinayla kolilere konulmus, hatta esimin motosikleti ile benim piyanom da özel kasalara yerlestirilmis. Bu toparlanma islemi bittikten sonra biz Fransa'ya dogru iki bavulumuzla yola çikabiliriz artik.

Yaklasik bir ay sonra Türkiye'den esyalar eksiksiz, firesiz, tek parça olarak ulastilar Dinard'a. Iki basimiza iki evin esyasini (yaklasik 50 m3 kadarcik) tek eve yerlestirme asamasi gerçekten pek bir zorluydu. Neyse o kismi hiç mi hiç hatirlamak istemiyorum. Koli aç, koli bosalt, yerlestir, vs, vs...


Nereden geldim bu konuya ta 3 sene sonra?

Yaklasik 3 ay önce Nairobi'de elektronik bir piyano (tasimasi kolay diye bu sefer elektronik tercih ettim) satin aldim ve yillar sonra müzige tekrar geri döndüm bu sayede. Hatta bu hiz London Music School'un Ekim ayinda Nairobi'deki sinavlarina (grade 5) de hazirlanmaya basladim. Fransa'ya gittigim de pratik yapabilmem için oradaki piyanomun acilen akorda ihtiyaci vardi. Neyse Mayis tatili için Dinard'a dogru yola çikmadan önce birini ayarladik akord yapmasi için piyanomu. Akordcu bey geldi ve islemine basladi. Yaklasik bir saatlik akord isleminden sonra beni yanina çagirdi. Sandim ki "Akordunu yaptim piyanonuzun, denemek ister misiniz?" diyecek. Yanina gittigimde odanin isil isil aydinlandigini fark ettim ve piyanoya hayretler içinde bakakaldim. Akordcu bey akord islemini tamamladiktan sonra piyanonun alt kisminda bulunan tahta paneli açmis. Açar açmaz da oda adeta Ali Baba''nin hazinesiyle isil isil aydinlanmis. Meger annem -hani benim Göztepe'deki evimin toplanmasindan sorumluydu ya - evdeki bütün gümüsleri piyanonun alt kismindaki bölmeye doldurmus tasinma esnasinda. Benim altin, gümüs, vs degerli madenlerle pek isim olmadigindan esyalari yerlestirirken aklima bile gelmedi nerede bu gümüsler diye düsünmek.

Ben piyanonun alt bölmesini isil isil görünce bir süre gülme krizine tutulup, ardindan akordu yapan beye durumu lisani münasiple açiklamaya çalistim. Anlatabildim mi? Hadi anlattim da, o anlayabildi mi? Pek emin degilim.


Isil isil piyano, hele hele akordcu beyin o saskin bakisi ve canim annemin pratikligi aklima geldikçe gülüyorum...

12.6.09

Siluet


Suya, sabuna ve hatta hele hele firçaya hiç dokunmadan, sadece resim biçagiyla yaptigim son resmim.

10.6.09

Ablamdan derlemeler (II)

Bu aralar hiç yazasim yok.

Ben de "Ablamdan derlemeler" adi altinda bir yazi dizisine basladim.

Sözü ablama birakiyorum.

Cocukluk Askim

"Planlanmış bir şey değildi, herşey bir anda kontrolümün dışına taştı. Uzun zamandır tanışırız onunla, ta çocukluk yıllarımdan beri. Bugün tamamen tesadüf eseri karşılaştık. Daha doğrusu ben onu onca kalabalığın arasında fark ettim ve gördüğüm an sanki büyülendim. Ne kadar değişmiş, bunca sene evvelinden hatırımda kalandan çok farklılaşmıştı. Boyu epey uzamış, yüzü incelmiş, burnu da sanki sivrilmişti. Çok doğal tabii, aradan geçen yıllar hangimizi değiştirmedi ki. Bakışlarım üzerinde odaklandı ve uzun bir süre öyle kaldım.

Eskiden de beğenirdim kendisini, ama hiç öyle bugünkü gibi yoğun duygular değildi hissettiklerim o dönemler. Hatta annemlerin zoru ile sürdüğü bile söylenebilir o ufak yaşlardaki masum arkadaşlığımızın. Yaş ilerleyince aşık olmak kolaylaşıyor galiba. Benden hiç beklenmeyecek bir davranışla tüm kadınsı cazibemi yoğunlaştırarak ona doğru ilk hamleyi yaptım. İnanması çok zor ama ilk görüşte aşk dedikleriydi bu belki de. Hani şu hep filmlerde görürüz, romanlara da konu olur ya, o tarz bir şey.

Aramıza giren onlarca kadını elimdeki koca çantanın da yardımı ile iterek kendime ona doğru bir yol açtım ve onun da beni fark etmesini sağladım.
Şaşırdı beni görünce, anında tanıdı. Klasik uzun seneler görüşmemiş iki yakın arkadaşın muhabbeti gibi başladı konuşmamız. Aradan geçen yıllarda neler yaptık onları paylaştık birbirimizle, kimi zaman konuşarak kimi zaman sadece gözlerimizle.

"Bir özür borçluyum ben aslında sana" dedi apansız ve "Neden" diye sormama fırsat vermeden devam etti "Bir keresinde oynarken beni çok zorlamıştın, ben de dayanamayıp vurmuştum". Bir başka sefer de söylediğine göre onun yüzünden kayıp, dizimi incitmişim. Hiç hatırlayamadığımı söylediğimde "Ben seninle ilgili tüm yaşadıklarımızı hiç unutmadım, acı, tatlı hepsini hatırlıyorum" dedi. Uzun seneler beni aramış ama izimi kaybetmiş. Yavaş yavaş benim de hafızamda eski anılar canlanmaya başladı. Bir bayram günü ağaca tırmanmaya kalkmıştık da benim dikkatsizliğim nedeniyle düşüp burnunu yaralamıştı. Meğer o gün oluşan hasardan dolayı seneler sonra ameliyat olmuş, ondanmış burnunun incelmesi. "Yakışmış yeni burnun" dedim. "Ben de modaya uydum, estetik yaptırdım" dedi. Utandı, mahçup bir çocuk gibi gözlerini benden kaçırdı.

"Çocuktuk o zamanlar" dedim. "Evet artık büyüdük. Ben tüm yaşantım boyunca hep seni yanımda görmek, seni mutlu etmek ve sana sıkı sıkı sarılmak istedim" dedi. Bunları söylerken gözlerinde yine o eski masum ifadeyi yakaladım. Yanakları heyacandan kızarmıştı. "Ama bunu ben hiç bilmedim ki" dedim "bilsem tüm yaşananlar çok farklı olurdu". Durdum sonra bir müddet ne yapacağımı, ne söyleyeceğimi bilmeden. Benim suskunluğumdan cesaret alıp sordu "Var mısın bu kez denemeye?" O an sanki onun yanaklarının kırmızısı bana geçti. Karşımda durmuş benden bir cevap bekliyordu. Düşünceler beynimin içinde bir yandan diğerine akıyor, zıt fikirler net bir şekilde düşünmeme engel oluyordu. İçimde bir ses "Sen değil miydin hayatına bir renk katmak isteyen, bir kez denesen ne çıkar?" diye yankılanırken diğer bir ses "O kadar alımlı ki, tüm kadınlar peşinde. Nasıl elinde tutacaksın, iyi düşün" diye beni uyarmaya çalışıyordu. Kafamdaki bu farklı uçlara gidip gelen fikirlerin yarattığı karmaşa, bunun yanısıra bu tesadüfün doğurduğu mutluluk, diğer kadınların haset dolu bakışları arasında onunla aramızda kurduğumuz köprü ve bu sırada aklımdan geçen "Olur mu acaba, olursa nasıl olur, elalem ne der, uygun kaçar mı, Zeynep peki nasıl karşılar" soruları içinde bunalmış bir halde hiç kolay olmadı karar vermek.
Sonunda üzerimdeki tüm toplum baskısını, senelerin alışkanlıklarını, kimin ne düşüneceğini hiçe sayarak zincirleri kırdım. Cesaretimi topladım ve denemeye karar verdim. Elimi uzattım, rafta duran kırmızı rugan iskarpinin sağ tekini aldım. Ayağıma geçirdiğimde söylediği gibi özlemle sıkı sıkı sarıldı."



18 Eylül 2008 TJ, yani ablam...

Ayni konuyu Ayse Arman da Hürriyet Gazetesi'ndeki kösesinde islemis. Ben aylar önce ablamin makalesini okumus ve çok begenmistim. Geçen gün Ayse Arman'inkini okudugumda yorumum "Ne avam bir makale" oldu.

Varin ikisini de okuyun ve kararinizi siz verin...

5.6.09

Konuk yazar...

Bari Nairobi'ye konuk edemedim ablami tam 9 aydir, ben de bloguma konuk edivereyim dedim.
Bugün yazmis oldugu capcanli traji-komik e-mailini noktasina, virgülüne dokunmadan yayinliyorum.

"I. Allaaaaahhhh, Mahallede Olay Var!

Akşam haberlere bakın bizim mahalle çıkacak. Deminden beri bir polis sirenleri, bir ambulans sesleri, nasıl gürültü Ethemefendi Caddesinde anlatamam. Zeynep (pek degerli yegenim olur kendisi, bu Pazarki SBS sinavina hazirlaniyor, buradan zihin açikligi diliyorum Zeynoma)çalışmayı bıraktı, ben önce kızdım ne meraklısın diye ama sonra baktım olay var gibi. Çıktık balkona ki ne görelim tüm mahalleli balkonlara fırlamış. Yolda trafik durmuş, bir insan kalabalığı görmelisiniz. İnsanlar balkonlarda ellerinde kameralar çekim yapıyor. Kimisi camlardan aşağıya sarkmış, nerede ise dengeyi kaybedip aşağı düşecek. Al sana yeni bir olay daha. Ben tabii bilirsiniz böyle durumlarda olay yerine gitmem, Murat en iyi bilir bunu. Ama meraktan da içim içimi yer. Ne oldu, trafik kazası mı, birini mi vurdular, aile içi bir olay mı, organize terör olayı mı diye merak ederken bizim apartman görevlisi Cemal mutlaka gitmiştir oraya diye düşünüp kendisini cepten aradım. "Neredesin Cemal, mahallede olay var galiba" dememle "Abla merak etme ben olay yerindeyim" dedi ve yüreğime su serpti. Cemal orada ise olay çözülmüştür rehaveti çöktü bir anda içime. Ethemefendi'de bir Finansbank vardır tam bizim balkondan da görünür, meğer orada soygun varmış. Soyguncu ya da soyguncular güvenliği bacağından vurmuş, ama polisimiz soyguncuları yakalamış sanırım ki en son balkondan içeri girmeden evvel gördüğüm sahnede iki polis memuru öpüşmek suretiyle birbirlerini kutluyorlardı. Şu an hala polis arabaları, olay yeri inceleme ekipleri olay mahalline intikal etmekte, kalabalık hala aynı şekilde sokakta, balkonlarda. Migros'un kasiyeri bile olayı izlemek için kasasını bırakıp dışarı çıkmış, yani o derece heyecanlı bir olay. Şu an bankanın önüne sarı bantlar çekildi, kimse yaklaştırılmıyor. Zeynep'te heyecan son safhada, bilirsiniz bayılıyor TV'de CSİ izlemeye. Tutturdu ben de gideceğim oraya diye. Durun kızı zaptetmeliyim, burada kesiyorum şimdilik. Beni izlemeye devam edin. Olay yeri uzaktan inceleme ekibinden Şekip

II-Olay Yeri Karşısı Kasap Yerinden Naklen Bidiriyorum.
Biraz evvel çıktım dışarı mahallenin kasabına gittim, ayıptır söylemesi kıyma almak için. Dana kıyma tercih ediyorum ben, daha yağsız oluyor. Gerçi şimdi uzmanlar kuzu eti ve kıymasını tavsiye ediyorlar, hormonsuz olması nedeniyle ama yaz gelmiş her taraf sıcaklamış bu zamanda kuzu mu kalır hepsi olmuş koca koyun. Koyun da kokar, biliyor musunuz. Neyse, gittim kasaba ki önü TV kameramanları ile ana baba günü. Arka plana olay mahalli banka şubesini alarak her kameraman o an önünden kim geçerse kolundan tutuyor ve başlıyor sormaya. Aman beni de yakalar biri diye kasabın en dip köşesine doğru meylettim ve başladım bilgi toplamaya. Bizim kasap bu arada olay mahallinin 50 m çapraz uzağında hemen söyleyeyim bilmeyenler için. Kasap Abdullah Efendi pek gururlu, ağzı kulaklarında "Akşam izleyin haberlerde benim büyük oğlan konuştu hep kameralara" diyor. Büyük oğlan ise hem babası kendi ile gururlandı diye hem de kardeşine aile hiyerarşisindeki konumundan dolayı bir çalım daha attı diye gururlu. Kardeş ise hasetle karışık bir bir pişmanlık içerisinde: "Ben de izledim olayı başından sonuna kadar ama hep abimi çekti kameralar" diyor. Dedim "İlerideki Turkcell bayii önünde bir kamera daha var, bir görün istersen. Ben baştan sona izledim olayı de. Biraz heyecan kat konuşmana, hatta silah sesini ilk ben duydum de. Bak gör sen de çıkarsın akşama TV'lere" diye. Bakalım akşama hep beraber seyredelim bizim kasabın oğlanları, hangisi daha fazla rating alacak? Bu arada Abdullah Efendi'den öğrendiğime göre fail banka şubesinden çıkıp güvenlik görevlisini ayağından vurarak etkisiz hale getirmiş ve tam şubenin karşısındaki daha evvel bizim mukim olduğumuz Değerbilir Sokak'a doğru yönelmiş. Bu esnada bizim kasabın yanındaki dükkanlardan birinde alışveriş yapan bir gözüpek müşteri- ki bu da hissetiğim kadarı ile bizim kasabın olayla ilgili gurur duyduğu bir ikinci konu. Yani kendi dükkanının sırasındaki bir başka dükkanda alışveriş yapmakta olan bir müşterinin olaya müdahale etmesi- soyguncunun peşine düşüp her ne şekilde oduğunu bilmediğim bir usulde kendisini etkisiz hale getirmesidir. Bu noktada bilgim eksik kaldı, konuyu birazdan sizler için tam köşedeki Turkcell bayiinden araştırmak üzere çıkacağım. En sıcak haberlerim ile karşılaşacağınız bir sonraki emailime doğru hepinizi sevgiyle uğurlarım.

III- Süper Babaanne.
Hayret içindeyim, kısaca size de yazayım sonra kayınvalideme gideceğim kendisini sakinleştirmek için. En son aldığım habere göre kayınvalidem saat 11 de tam olay mahallinin karşısında benim biraz evvel gittiğim kasabın yanındaki dükkanlardan birinden çıkmakta imiş. Meğerse bizim kasabın bahsettiği gözüpek müşteri benim kayınvalidemin ta kendisi imiş. Kayınvalidemi görmüş olanlar kendisini şöyle bir gözlerinde canlandırsınlar. Görmemiş olanlar için ben anlatayım 145 boy, 45 kg çıtı pıtı bir hanımdır. Neyse dükkan çıkışında Şadiye Anne'nin soyguncuyu görmesi ile elindeki şemsiyesinin kanca ucu ile çelme takması bir olmuş. Tökezleyerek yere düşen soyguncunun üzerine etraftan olayı gören millet çullanmış da adamın silahına rağmen etkisiz hale getirilmesi böylece mümkün kılınmış. Hikayenin bu son noktası, yani kayınvalidem tarafından şemsiye ile çelme takılma bölümü hariç diğer her anlatılan ayrıntısı aynı ile vakidir. Biraz evvel kendisi ile telefonda görüştüğümde onun da olay saatlerinde bankanın karşısında olduğunun duyunca böyle bir sona bağlamak geldi içimden. Böyle olsa ne farklı bir final olurdu değil mi? :) "